çok yorgun bir o kadar da yoğun!

bebekli hayat tam gaz gidiyor, pazartesi baby sensory / NCT buluşmaları, Salı Rhyme Time, Çarş. genellikle Sinema, Perş bir başka oyun grubu ve Cuma Bumps to Babies'e gitmek üzerine bir program kurdum. Salı'yı pek yakında yüzmeye açacağım.
Evdeki işleri döndürmek ve bir yandan bebenin yemeğini hazırlamakta çok zorlanıyorum. Saat 1 şu an ve işler yeni bitti. Ev temiz sayılmaz ancak çamaşırı bulaşığı bitirdim :(
yorgunum valla, ufacık bir dişin ucu çıkana kadar 3 haftadır anamızı belledi Kapito. uyku düzeni falan hikaye oldu. daha çıkacak 20 kusur dişi düşündükçe oof of.

İngilizden iyi uşak mı olur diyorlardı- peh!

Öncelikle ev işçisi sınıfına 'ha temizlikçi ha uşak' diye yüzeysel bir bakış atan başlığımın kusuruna bakmayın. Bugünkü yazımda size İngiltere'deki Beyaz British temizlikçileri çemkireceğim.

Çocuk doğmadan zaten çalıştığımız için, ev dağınıkmış, fırın üstü ocak batıkmış, bango silinmemiş falan pek takmazdık. Şahsen ben çalışırken 'emeen dur ev temiz olsun ben kadınım ya, ütü temizlik benden sorulur' demem, diyemem. Memo da ben de o evde yaşayan ve eve ekmek getiren iki insansak evin çekip çevirilmesinden de eşit sorumluluk sahibiyiz aklın yolu bir. Doğum iznine ayrıldığımdan beri ay çekeyim ay çevireyim diye helak oldum ancak olmuyor. Bebek, yemek, çamaşır bulaşık dörtgeninin dışında bir de evin genel mutfak banyo süpürge toz alma şeklindeki temizliğine vakit KALMIYOR. Bok içinde debelenmek diyebileceğimiz bir durumdayken başlarım böyle işe diyerek Facebook'taki bizim köy ve yakın köy sayfalarında temizlikçi arıyom uleeeyyn diye ilan verdim. Bu da beni birkaç macera sonucunda şu anki temizlikçim Alison'a götürdü.

Buradaki temizlikçiler ve ütü yapıcı kadınlar (evet bir de ütücü kadınlar var!) Türkiye'deki itilmişle kakılmış tiplerinden çok uzak. Tamam sosyal hiyerarşi olarak bakarsan lordlar kamarasında gezmiyorlar ama yaşam standartları senden benden farksız. Temizlikçimin arabasının markası modeli ve model yılı benimkinin aynısı mesela. Zaten size bir şey diyeyim mi, böyle temizlikçiliğe can kurban. Dolap silmez, fırın temizlemez. Tek yaptığı toz almak (ki ben şanslıyım, benimkisi objeleri kaldırıp toz alıyor. Normalde bazı temizlikçiler eğer toz alınacak yerde bir şeyler duruyorsa kitap vs. onları kaldırmanızı bekliyor, kaldırmazsanız tozunu almıyormuş) süpürge, banyo, mutfak temizleme. Hani orada çöp var onu dökeyim ya da dolabı açıp rafın tozunu sileyim hak getire. En son mesaj attım, fırının içini temizler misin salı günü geldiğinde diye, bana cevabı: valla kusura bakmayın ben fırın içi temizleyemiyorum, ama oven cleaning yapan bir arkadaş var kartını getiririm. Yürü be gülüm. Oven Cleaning şirketlerini duymuştum da, bizim anamız babamız kendileri silerdi yani. Ne bileyim sadece oven clean eden bir şirketi kafamda oturtamadım.

Kadın en azından söz verdiği gün ve saatte geliyor. bundan önce anlaştığım, Sorreeeyy diye ekmişti beni, ne yapalım. En azından ev süpürge görüyor, banyo lavaboları kireç bağlamıyor be..

Valla Türkiye'de işsizseniz gelin Ankara anlaşması ile temizlikçi olun. Ben de haftada 20 pound'u size vereyim.

bebekli annelere vakit öldürgeçleri

Emziren bir anneyseniz veya bebetonuz uyurken yanında illa ki bir eşlikçiye ihtiyaç duyuyorsa, gündüz vakti uzun saatleri koltuk/yatak/kanepede geçiriyorsunuz demektir. elinizde bir smartphone ile candy crush veya facebook'a teslim olmak belki en kolayı ama sanki o vakit çok boş geçmiş gibi oluyor. bir süre sonra baktım ki günlerimi saatlerimi facebook ve hala daha çok beynim cortladığında oynadığım candy crush'a gömmüşüm. bu yüzden şunları yaptım:

1- pocket posh bilmece serileri

bu mini boy şirin kitapçıklar başta ajanda gibi gözükse de içlerinde çeşitli puzzle'lar var, jane austen veya sherlock holmes gibi temaları da var, vakit öldürmek ve beyin jimmastiği için birebir!

2- bir adet tablet edinmek + pinterest

pinterest'te ilgi alanınızla ilgili aramalar yapıp şahane bloglar keşfetmek. tablet ayrıca bebenizle ilgili forumdur şudur budur gezinmek, okumak için ideal.

3- amazon prime / netflix/ ya da ne bulursan

türkiyede bedava gönderme olayı yok sanırım ama 49 pound verip amazon prime üyesi olursanız bedava bir suru film izletiyor (bu epey yeni bir olay ) onun dışında online film izlenebilecek bir sürü site var.

veeee 4- good old books. tabi ki okumanın dibi. man booker ödülü kazanmış kitapları tavsiye ederim. hepsi kalbur üstüydü!

5- youtube- horrible histories

çok güzel  :)

HİÇBİR ŞEY TESADUF DEĞİL !!!

Bütün tuhaflıklar bana denk geliyor
Pazartesi gecesi İstanbul'dan İzmir'e gelmişiz, havalimanında indik, metroya bindik. istanbul'da bebek arabasını, valizi görüp, 'aman şimdi bunlar bizim önümüzde olursa geçemeyiz' diye yol vermeyi bırak ittir kaktır önümüze geçen insanlardan bunalmışım artık, bu nedenle karşıma annem yaşlarında bir kadın oturunca önümdeki küçük valizi ittirilmesinden korkarak kendime çekiyorum. 'eğer size değiyorsa sol tarafa da alabilirim, kusura bakmayın' diyorum kadına. Bana gülümsüyor, kibarca 'yok canım ne rahatsızlığı, yoldan gelmişsiniz' diyor kadın. Bir anda içim neşeyle doluyor. Heheyt bee, izmir insanı işte, ne güzel gözlerinin içi gülüyor, insanlık dolu falan diye coşuyorum. Fakat 30 saniyelik sessizliğin ardından kadının cebinden Mevlana Yüce Kardeşlik birliğinin kağıdı çıkıyor. Her Cumartesi yedi buçukta bilmemnerede seminere davet ediyor bizi. Kalakalıyorum. Kibarca : 'Lideriniz kadındı değil mi?' diyorum, geçmişte böyle bir şeylere gene tesadüf edişimi anımsayarak. Evet, Vedia Bülent Çorak diye bir kadınmış, ona bilgi kitabı gelmiş, Altın Çağ gezi hareketi ile İstanbul'da başlamış. biz de dalgaları ve ışıkları yaymalıymışız. Siz nasıl girdiniz bu derneğe diyorum, valilikte çalışırken hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını fark etmiş teyze, sonra olaylar onu derneğe götürmüş. Kadın bana doğru eğiliyor, HİÇBİR ŞEY TESADUF DEĞİL BİZİM BURADA KARŞILAŞMAMIZ DA DEĞİL diyor. Disketlerde yazıyormuş bunlar. Alfa kanalı, beta kanalı derken ben kendimi tutamıyorum, Allah affetsin ama gülmeye başlıyorum. Yan gözle mehmet'e bakıyorum o da kafayı öbür tarafa çevirmiş tanrım senden başka kimim var benim modunda. Ya içim cız etti aslında, kendi kendime de güldüğüm için çok kızdım. Ne var yani, biz de Kuran'a inanıyoruz sonuçta, çok fazla sayıdayız diye de değil, 1400 yüzyıl önce yazılmış kitaba da inanıyoruz diye bize gülen de var. ama ne bileyim, öyle disketti, alfa kanalı beta kanalıydı, dalgayı buradan vurup altın çağı yaymaktı bir anda onca bilgiyi yüklenince beta kanalında hafif bir yamulma oldu bende, frekanslar birbirine karıştı. Teyzeme ışık ve kardeşlik dalgası sallıyorum buradan. Selametle erişir inşallah!

baby brain!

Nasıl da mutluyum bugün, Anglesey Abbey'e gelmişim, çocuk uyumuş, hem de derin uykuda. önce kafeteryaya gidip homo yumulus modunda bir löp löp bir güzel yemek yedim. zaten anglesey abbey dediğin yer, 90lık nine dedelerle doğum iznindeki annelerin mekanı. azıcık güneş açtı mı soğuk çük dondurup düşürecek kıvamda olsa bile bir sürü bebek arabası, bir dünya aheste aheste yürüyen pamuk pinpon dede nine... efendim o kalabalığın içinde hömür hömür yemek yiyorum, çocuğum uyuyor diye bir de gülücükler atıyorum etrafa. sanki bill gates'im anasını satayım dakika başı para kazanıyormuş gibi kahvemi de höpürdettikten sonra ayıp olmasın hadi, kalkıp dolaşayım diye kafeteryayı terk eyleyerek bahçelere daldım.
ayran budalası gibi her gördügüme helööğğ lavli deyy diye geze geze bahçede 3-5 tur attım, 1.5 saat geçmiş öylece. birden karşıdan küçük bahçe arabalarından biri tırım tırım tırım gelip yanımda durdu. 'ya içerde biri çanta unutmuş, çantanın içindeki kimliklere baktık, sizi resminizden tanıdım' diyo adam. artık 'vay anasını, her şey ne de sorunsuz gidiyor çocuk da uyudu, karnım tok sırtım da pek' diye aval aval çantasız dolaştığımı fark etmeden dolandığıma mı yanayım yoksa içinde kredi kartlarım, oturma vizemin, ehliyetimin olduğu çanta/cüzdanımın sağ salim bulunduğuna mı sevineyim? bir de bu kadar eşref-i mahlukat içinde beni nasıl tanıdı bu adam, diye de ince ince bir düşündüm. ya bizim bebek arabasından tanıdı, ya pembe montumdan, ya da haftada bir gelip aksanla çakıverdiğim hellolardan.

ulen zaten bankta oturanları görüp özenmiş, iki dakika oturayım o güzel manzarada kitap okuyayım şekil olsun diye oturmuştum, o iki dakikada yarım sayfa okuyamadan mabadım soğuktan zonklamaya başladı diye kalkmış yaldır yaldır yürüyerek ısınmaya çalışıyordum, çok teşekkür ederim 'çantam içeride mi şimdi? amaneeeyy' diye paçalarıma öyle bir ateş düşürdünüz ki, veri veri tenks diyerek herifi kucaklayacaktım. sonra ne mi oldu? gittim çantamı aldım, kontrol ettim her şey yerinde, çantayı veren yaşlı kadın da 'ooo baby brain' diyerek her zamanki ingiliz anlayışlılığı ile başımı okşadı, ama arkamdan kesin gülmüşlerdir valla. peh.


nafile kitap okuma çabalarım

Oh Dear

2.5 seneyi geçti İngiltere'deyim, hala şaşırıyorum.
80-85yaşında bile bir çocuk merakı ile bahçe bahçe, köşk köşk gezen, o ana dek hiç duymadığı bir hikaye duyunca ya da hiç görmediği bir bitki görünce 'oh dear' diyen ingilizlere hala şaşırıyorum be yahu.
Bu nasıl güzel yaşamaktır ey amcalar, teyzeler, popo kılları kadayıf olmuş dedeler ve nineler! Hayranınızım.

Kışın güzel geçmesini sağlayan çorbalar

Gerçek bir kış insanıyım. yazı sevmem. sıcağı sevmem. kat kat giyinmeyi, atkı bere bulup sarınmayı, renk renk çorap ve ev patikleri giymeyi, üşümeyi ve ellerimi kahve/çay/salep fincanları ile ısıtmayı severim. Eee böyle bir insanın kışı çorba içip içini ısıtmadan geçirmesi mümkün mü? Tabi ki değil. O yüzden size burada sıkça yaptığım ve Britanya'da tanıştığım çorbaları yazacağım.

Bu vintage çorba bardakları sanırım seksenlerde falan üretilmiş, charity shoplardan buldukça topluyorum çok hoşuma gidiyor. şu an elimde 4 tane var. Annemse Gallerde bunların tanesini 10pence'e bulup (evet bildiğimiz 10 pens) 6 tane birden almıştı.. Galler çok ucuzdu ya!! Neyse efendim, bu bardaklarda çorba içmek cidden çok keyifli. epey genişler. üzerlerine kruton falan serpince çok güzel görünüyor..


Leek and Potato 

Patates ve pırasalı çorba mı olur la? demiştim önce ama ilk yediğimde çok beğendim. İngilizler bunu double cream ile yapıyor, ama ben yoğurt kullanıyorum. Bunun değişik tarifleri var ama benim yağptığım şöyle: oran olarak 1 sap pırasaya 2 orta boy patates kullanıyorum. Önce pattisleri yağda çeviriyor, ardından pırasaları koyuyorum. kızarmaya yüz tutmuş patatesler ve ölmüş pırasaları azıcık su ekleyip kaynatıyorum. sonra 1 kasesini 2 kaşık unla karıştırdığım yoğurdu kesilmesin diye  sıcak suyu ekleyip ılıştırarak pattis-pırasa karışımına boca ediyorum. Kaynar getirip içine varsa taze nane yaprağı boca ediyorum...

Root vegetable soup

Root vegetable yani kök sebze dedin mi Britanya'da bir duracaksın. sürüsüne bereket. Benim Türkiyede hiç karşılaşmadığım sebzeciklerle tanışalım önce:


parsnip efendi. iyi çocuktur. sanırım yabani havuç olarak  geçiyor. bildiğin beyaz havuç ama çok lezzetli. değişik bir tadı var. 


Tatlı patates/ Sweet potato. yamru yumru sevimli şey. Rengi ne de güzel. 

Swede. Ağır abimiz. Top gibi maşallah. (sarı şalgam diyor ingilizce sözlük kendisine)

Çok çeşidi var root veg soup'un. Güzelinden bir tarifi şurada. (her tarifte hepsi olmuyor ama ben bu üçünü patates soğan ve sarmısakla birleştirip yapıyorum genelde)

Butternut Squash soup

Butternut Squash. soyması çok zor olmasa başımızın tacı.


Carrot and ginger soup

İlk Debenham's ın kafesinde bir kumar oynayıp içmiştim (inanın bu memlekette tadını beğenir miyim ki diye oynadığım kumarların bir kısmında feci gömüldüm..) ama çok güzel, denemenizi tavsiye ederim.


Winter Soup mix

Bizim karagöz çorbasına benzeyen bu mix, markette keşfettiğim şeylerden biri. İçinde yeşil& kırmızı&sarı mercimek, kuru bezelye, arpa & buğday ve bazı ufak değişik cins fasulyeler var. soğanla sarmısakla haşlayıp blenderdan geçirince nefis çorba oluyor ya! 

Waitrose ve Sainsbury'de bulmak mümkün. ikisininki biraz değişik. en son bizim buradaki bir farm shop'ta buldum, sanırım en lezizi oydu.


Sizin de hoş kış çorbalarınız varsa, lütfen yorum bırakın. afiyetler, şekerler.


Kapito'yu kutsadılar bugün

bugün şehir merkezinde kilisenin koro vardı, kiliseden bir kadın bana christmas hikayesini anlatan bileklik taktı. Kapito'yu da bir dua ile kutsadı. Bu kutsanma esnasında Kaplancık tzoooortt diyerek bezini doldurdu. Bezini doldururken delici bakışları ile kadına bakmaktaydı. Acaba bebişim ne demek istedi?

- Ben müslüman adamım, ne anlarım Hristiyan adetlerinden, s*çarım böyle işe
- Hay Allah razı olsun iki saattir ıkına sıkına kaka yapmaya çabalıyordum, bu kutsanma ile boşalttım bağırsakları
- Hüleeyn Misyonerlik faaliyeti yapmayın, bir dahaki sefere kakalarımı suratınıza püskürtürüm

tahminler?

Lö yolculuk dö la Bebe avec aktarma

Efendim ben tee kasım sonundan beri türkiye'deydim. Bebemizin vize işlemlerini oradan tamamladık. (Evet sümük kadar çocuğa vize istiyorlar)

Mehmet evvelden döndü, ben az daha kaldım. Fakat Mehmet giderken sağolsun azıcık şey alıp götürdü. Bense geride kalan valizlere nazar eyleyerek henüz belirsiz gidiş tarihimle ilgili endişelere gark oluyordum. Annem ise avlanmaya hazır bir balık gibi ortalarda dolanıyor, kocaman kahverengi gözleri ile bana adeta 'beni refakatçi alırsın canım, nolcek' diyordu. Tabi ki öyle demiyordu, ben hain planlar peşindeydim. Avıma sessizce ve sinsi sinsi yanaştım. 'beraber gidelim mi?' dediğimde, 'kursum var çok yoruldum, canım çıktı' gibi olmaz olmaz bu iş olamazları ardarda sıraları. Fakat bende koz çoktu. Boxing day, Christmas market, Charity shop kozlarımı oynadığımda İlkay'ın kafası karışmış, 'lan gitsem mi acaba' der olmuştu. Nitekim geldi.

Henüz gitmemize 15 gün kala aktarmalı bir yolculuk yapacağımız belli olmuştu ve annem 'havalimanı pahalı, bütün gün ne yiyeceğiz biz orada, aç kalmayalım mazallah' diyerek mazallah 200 gr  kaybetmemizden doğacak korkularını sıralamıştı. Böylece bir 'yiyecek çıkısı' telaşı başladı. Gitmemize 3-4 gün kala diğer aile bireyleri durumdan haberdar edildi ve böreği güzel olan börek, kurabiyesi damak çatlatan kurabiye yaptı; yolculuğa bir gün kala da hem vedalaşmaya, hem de stok sayımına getirip bıraktı.

Havalimanına gitmek için sabahın sekizinde oldukça mülayim bir insan olan kayınpederimle yollara düştük. Bagaja valizleri sokarken, yanımızda 4 valiz, 1 büyük çanta, 2 küçük çanta ve 1 laptop çantası ve 1 yiyecek çıkını torba olduğu gerçeği ile yüzyüze gelmiş, biz bunları nasıl taşıyacağız, bebeğin car seat'i de var diye ah vah eder olmuştuk. Adnan Menderes'e vardığımızda valizleri şu çekçeklerden birine iteledik, adamın biri de bize yardım etti (ücretle) ve orayı hasarsız atlattık. Fakat istanbul'a gidip de, British Airways check-in'e girdiğimizde acı gerçekle yüzleştik: 2 el bagajı bizde kalmalıydı. elimizde 4 çanta 1 car seat 2 palto 1 çıkı ve bebek'e bir de küçük valiz eklenmişti. yuvarlanarak kaderimize teslim olduk ve ebesinin ta nikahında, cidden de havalimanının en sonunda olan 209 numaralı kapıya gittik. Ben size bir şey diyeyim mi, bizim pil, o 209 numaralı kapıya ulaşırken tükenmişti. check-in'de 'siz bebekli yolcusunuz, arkadaşlara söyleyin öncelik verilecek' diye tembihlenmişti ya gidip adamların bizi alacağı yerin karşısına dana boku gibi bıraktık kendimizi. 'bizi görürler di mi, yoksa şuraya mı geçsek?' diye düşündük de sonra yok ya görülmeyecek gibi miyiz aşkolsun diye kendimizi sakinleştirdik. sonra vay efendim güvenlik nedeni ile salonu boşaltacağız dediler. artık biz nasıl perişan bir tepki verdiysek adamlar bizde bakıp 'bebekli yolcusunuz, kalabilirsiniz sanırım' diyerek hayır duamızı aldılar. boş salonda daha da bir yayılarak bekledik. sonra insanlar tekrar içeri alındı. Ben de bu arada sağa sola bakıyor ve 'Allahım biz manyak mıyız' diye kendimce zılgıt atıyordum. Neden mi? çünkü bebeksiz olmalarına rağmen etraftaki adamların toplam ellerindeki bagaj bizim yiyecek çıkısı kadardı!! Yani milletin el bagajı kadar bizde yiyecek çıkısı vardı. varın düşünün gerisini. Uçağa ilk bizi almışlar Allahtan, çünkü onca çanta ile koridorda sıkışa sıkışa resmen çatladım. Bizim oğlan, nam-ı diğer deli büllük, bütün havalimanı olayları boyunca uyumuştu. (11 civarı havalimanına vardık, uçağımız ise 5'e yirmi kalaydı.) Uçağa biner binmez de dipçik gibi doğruldu! bir yudum dinlenme umudu oğlumun zeytin gözlerinin derinlerinde patlayan bir baloncuktu artık. Uçuşta içki servisi vardı, vallahi o an senelerdir olmadığı kadar bir küçük şişe şarap içmeyi istedim. Annem kendine aldı bir tane, şenlendi, gülümser oldu. Yemek çıkısından çıkardı yarım kilo leblebi torbasını, koydu kucağına, yemeye başladı. Ben çocuğu emziriyorum, anne acıktım dedim, bir yandan da benim ağzıma kol böreği tıkıştırıyor. ALLAHTAN UÇAK BOŞTU. hostlar ve hostesler de fiti fiti koşarak gelip geçerken artık neler düşündüler bilemeyeceğim. Annem iyice çakırkeyf oldu bir ara, bebeği ona vermek olmazdı. bebişim uyu uyu uyu diye inleye inleye sonunda bebeği uyuttum. ama sonra uyandı Kapito!

sabah 8'de başlayan yolculuk ingiltere'de eve 10buçukta gelmemizle sonlandı. Sanırım hayatımda bu kadar yorulmamıştım. Kapitom bile bayılıp 6 saat uyudu bee breh breh

Türkiye'de yaşamayı özleme sebepleri(m)

İngiltere lahana gibi bir memleket. cins cins ama çok ve dikkatsiz yediğinizde gaz yapıyor. 2 buçuk senedir İngiltere'deyim. Kuralların çoğuna, insanların cinsliğine, adab-ı muaşeret kurallarının kimi zaman tarlanın ortasına koşup 'yangın var' diye bağırtacak kadar sıkı kimi zamansa ağzı açıkta bırakacak kadar gevşek olmasına, işlerin yavaş ilerlemesine falan alıştık alışmasına da, Türkiye'de olan bazı şeyleri çok özlemekten en azından ben geri duramıyorum. yoksa mehmet tam ingiliz oldu canım, adamın ben bunları özlediğimde verdiği tepki: aman, sen de!

eğer yeşil yapraklı sebze seven biriyseniz İngiltere'ye ilk taşındığınızda hayat bir bayram.. yeşilliğin, özellikle lahananın  çeşidi istanbul'daki semt sayısı kadar çok.


1-  bedava park yeri

İngiltere'de park acayip nalet bir olay. bir kere bedava park etmek yok. alışveriş merkezlerinin otoparkları bile boru gibi. bir tek Hipermarketlere gittiğinizde park beleş onda da 2 saat maks kalma süresi var. Diğer alışveriş merkezlerinde de 4 saati geçirdiniz mi park parası mı veriyorsunuz yoksa üniversite harcı mı ödüyorsunuz belli değil. Genel anlayış 'alışverişini hemen yap, zittir ol git' yönünde. E iyi de biz Türküz Türk! Alışverişe iniyorsak bütün gün illa ki orada geçecek! Kitapçıya uğra, mağazaları gez, ihtiyacın olmayan şeyleri al, otur kahve iç laklak et... 3-4 saate sığar mı ayol?

sokakta istediğin yere, istediğin kadar park edememek çok gıcık, bir de max stay/no return gibi kurallarla insan daha da deli oluyor. sıkıysa ödeme 90 pound ceza yapışır, bir iki kere daha park cezası alırsan da hüp - ehliyet elinden gider. (o ehliyeti almak çok zor...)


2- nee dörtlüleri yakıp yanaşamıyor muyuz?

Araba ile ilgili ikinci zorluk ise Türkiye'de acil servisin önüne bile dörtlüleri yakıp parkedebilirken İngiltere'de bu 'dörtlü' denen ışıkların yalnız ve yalnızca araba cortlamışsa kullanılabiliyor olması. (bir de galiba otobanda ilerde bir kaza/durum varsa arkadakileri uyarmak için yakılıyor) Tamam biz acil önüne veya otobüs durağına yanaşıp dörtlüleri yaktığı için duraklama hakkı gören hödüklerden bıktık ama misal yanaşıp bir şey almak ya da birini indirmek istediğin zaman böyle zorluk çekmek de 'ulen türkiye'de olaydım şu kaldırıma çıkar 10 dk beklerdim, kim ne derdi' diye düşündürüyor pekin ördekleri gibi.

3- Fişsiz kaça olur kardeş : esnafsızlık

Esnaf mı? Esnaf ne arar la İngiltere'de? Her yerde aynı mağazalar var. M&S, debenhams, john lewis, monsoon, next, new look vs. Bu basmakalıplık insanı korse gibi sıkıyor. Yerel dükkanlar var elbette ama çoğunlukla boru gibi pahalı. Kapılarının önlerinde de 'support local' diye çıkartmalar oluyor bu dükkanların ama bir kıçı kırık kupayı bile 25 pound'a iteleyerek o desteği bulmaya çalışmak anlamsız be lokal satıcı! Ben artık bir mağazaya girmek, 'bu en son kaça olur sen bana onu söyle' demek, adamın bana 'giyersen açılır abla' deyişine kanmak falan istiyorum. Nereye gidersen git her yerde aynı mağazalar ve ne giyersen giy herkes nereden aldığını anlar. İnanın annem bana türkiye'den 3tane güzel elbise getirmişti-artık Kemeraltından mı aldı, Karşıyaka Çarşı'dan mı bilmem- hiç huyları olmadığı halde iş yerindeki arkadaşlar: 'elbisen ne güzel yahu' dediler her giyişimde.  Gerine gerine 'bizim oradan bebeğim' dedim ben de hehehh.

25/30 çeşit mağaza varsa var, her yerde aynı şeyler.

4- Komşudan gelen yemek dolu tabak/aşura/lokma

Özellikle Aşure zamanında herkes (zıkkımyiyin!) her türlü sosyal platformda her tür kaynaktan gelen aşurelerin boy boy resimlerini paylaştıkça 'ulen türkiye'de ne güzel, en az 3 komşudan aşure gelirdi...' diye dışarıdaki tarlaya bakar bakar dururum..


5- Toplu taşımadaki konuşkan teyze

Bunu neden özlediğimi bilmiyorum sanırım memleket hasretinin başa vurduğu noktada geliyor aklıma. sizi 5 dakikadır tanıdığı halde 'neden çocuğunuz yok yavrum yapın bi çocuk aaa' diyen teyze, senden Britanya'da yok.

6- Saat 10'a kadar açık olan alışveriş merkezleri

Pazar günü saat 5'ten sonra kapısında 7 days 24 hours yazan (nasıl da yalan) yerlerin bile kapalı olduğu bir memleket burası. pazar 5'ten sonra evde ekmek yoksa biiiip'i yedin. diğer günlerse Akşam 5, bilemedin 6 dedin mi bütün mağazalar kapanır. Bazı yerlerde c.tesi 7'ye kadar açık olabiliyor dükkanlar. Ne gıcık bir şey ya, haftaiçi donsuz kaldıysan işe donsuz gidersin h.sonuna kadar, çünkü işten çıkıp çarşıya varanda, bütün mağazalar kapanmış oluyor! bir külotlu çorap almak için 1 hafta beklediğimi bilirim.. he amazon prime ile 1 gün sonra kapında olur olmasına da, bazı şeyler de görmeden ellemeden alınmaz be gülüm! (özellikle türkiye'deki alışveriş sitelerinin teslimat sürelerini görünce ingiltere'de bu ne hızlıymış demeden edemedim. amazon prime manyak gibi valla, ertesi gün kapında her şey.)

7- Yün içlik satan yer olmayışın dramı...

üşüyen götler beller ve hiçbir yerde yün bir şey olmayışı... ingilizlerin götü kesin demirden. çelik de olabilir.

8- X'imi Üşüttüm deyince kimsenin derdini anlamayışı ve Ihlamursuzluk

mide/böbrek/ayak/ avret yeri... Türkiye'de her an her yer üşütülebilir. halbuki ben şu memlekette hangi doktora veya insana bunu tarif etmeye çalışsam suratıma bön bön baktı. ayaklarımı üşüttüm şimdi karnım ağrıyor doktor dediğimde doktor bana 'ne alakası var' demez mi? oysa ki izmir'de kadın doğumcunun bana tembihlediği ayaklarını hep sıcak tut üşütürsün modunda şeylerdi.bu memlekette bir cold olayı var bildiğimiz soğuk algınlığı onun dışında üşütmek bilmedikleri gibi ne nane limon ne ıhlamur zıkkım içesiceler, natural remedy olarak Holland & Barrett diye bir dükkan dışında bir bok yok. nerede o önünde öbek öbek ot, içinde yığma yığma baharat olan, aynı dükkan içinde hem kelliğe hem iktidarsızlığa deva sattığını iddia eden aktarlar? 

9- Kaçak kat çıkamayış

hiç unutmam ilk geldiğimiz sene, yanımda kardeşim naz, Euston'dan trene binmişiz. hızlı tren, 30 dk'da Milton Keynes' e gidiyor, oradan da Manchester'a kadar devam edecek. Masalı koltuğa oturduk karşımızda şen bir amca. Amca tabi ki Türkiye'de defalarca fink atmış. Başladık bir muhabbete. eleman iyi gözlemlemiş türkiye'yi, işlerin 'esnekliğini' biliyor. sohbetin bir yerinde evinin bahçesindeki ağacı bile belediyeden izinsiz kesemediğini söyledi. o an bizim 'bir tanıdıkların' tek katlı evlerinin üstüne kaçak 3 kat daha çıktıklarını hatırladım. Ve senelerdir o şekilde mutlu mesut yaşadıklarını. Beni bir gülme aldı, artık kendi ülkemdeki laçkalığa mı, adamın suratımıza acılarla dolu bir şekilde 'kestirtmiyor ağacı pezevenkler' diye bakarken ona 'ohoo tr'ye taşın bırak ağacı mahallenin ...na koyarsın, hele emekli albay falansan apartmanın önüne falan kimseye sormadan hız kesici tümsek bile inşa edersin, yol kapatırsın, kaçak kat çıkarsın, her türlü kaos emrine amade amca.' demek istedim, diyemedim, diyemedim, diyemedim, gururum engel oldu,, diyemedim. böyle şeyler deyince bir anda corrupted falan diyorlar, bizimkisi daha güzel diyorlar insanın elinin tersiyle vurası geliyor. oof!