huff ya da puff degil, bir gonul meselesi bu ki...

az evvel birine bir sey anlatirken 'suratima oflediler' demeye calistim. once huff sonra puff dedim sonra da 'huff midir puff midir bilemiyorum artik bu duruma hangisi uygunsa onu kabul et' dedim. bunu dedikten sonra da gulmeye basladim. anlattigim sey komik de degildi. Gun itibari ile Britanya'da deli (pardon mentally challenged)oldugumu dusunenlerin sayisi bir artti.
Burada beni tam olarak gulduren sey huff veya puff degil cumlemin sonuydu. "not sure if it's puff or huff btw, whichever sounds right in this case, it is it."
It is it ne ya? Benim ingilizcem gelisecegine geriye gidiyor valla.
Itizit abuzittirizittiribittin mi zoonkk yapasim geldi. yapamadim. icimde kaliyor ben bunlari yapamadikca, sonra guluyorum kendi kendime. sarhos noel babalar gibi yavasca uzaklasiyorlar. very uncomforteybil.
Neyse en azindan 'login' bilgilerim calismiyor diye tum sirkete mail atan adamdan daha garip degilim. Siralamada hala benden kotuler var.

Ne güzeldir ingilizlik volum 1- deliler kaçar, sirenler öter




İngiliz kız topuzu
Evimizden taşınmaya çalışıyoruz. Daha doğrusu taşınacak bir ev bulmaya. Bütçemiz sıkı ve isteklerimiz bol olunca dünyanın en pahalı ülkelerinden birinde ev bulmak epey zor. Emlakçılara 'iki tuvaletli olmalı' deyince zaten kaşları havaya kalkıyor. Şehir merkezine yakın evler eski olduğu için maalesef banyolar bir tane ve genelde alt katta.. Hoşgeldiniz mutfakla bitişik banyoya! Bu arada domates topuzlu ve babetli emlakçı kızlardan da gına geldiğini belirtmeliyim. Her yere acelesi varmış gibi giden, pek çok şeyi 'bitse de gitsek' duygusuzluğu ile yaşayan ve sorduğunuz soruların %90'ına 'I need to check with hede hödö' yanıtını veren dünyadan habersiz bu insan tipi acaba özel hayatında ne kadar duygulu benim için inceden inceye merak konusu. Henüz bu tip bir arkadaşım olmadığı için gözlem şansım olmadı. Neyse, bugün bir ev gezdik ve beğendik. Sonra Mehmet'ten bir mesaj geldi. Meğersem evin olduğu yere yakın bir akıl hastanesi varmış ve arada bir deli (ya ayıp ediyorum, mentally challenged demem gerekirdi) kaçıyormuş oradan. Tövbe bismillah.
Hemen o bölgede oturan bir arkadaşımı aradım. Evet, kaçıyormuş ama kaçınca siren ötüyormuş. Benim kafam gitti geldi bir. Neyse sonra başka bir arkadaşıma bu konuyu açınca o da söz konusu hastanede 2 koğuş olduğunu, kendilerine zarar verenler ve etrafa zarar verebilecekler (katiller!) diye ayrıldığını ve ikinci koğuştan kimsenin kaçmadığını, birinci koğuştan kaçanlar olduğunu söyledi.  Çünkü ikinci koğuşta güvenlik önlemleri çok sıkıymış ama ilkinde daha gevşekmiş. Siren ötmesi de tren hattı içinmiş, yazık gidip intihar etmesinler diye. Böyle ben baktım arkadaşımın suratına, o da bana baktı. O an içimden geçenleri ifade edecek İngilizce kelime bulamadım, tenk yu dedim döndüm önüme. Ben bu ülkeyi hiç anlamıyorum sevgili blog. Nedense elime ıslak, budaklı bir meşe odunu alıp pek çok insanı kovalayasım geliyor ama beni de aynı hastanenin ikinci koğuşuna tıkarlar korkusundan pısıp yapamıyorum.

İrlandalı Encıla Teyze üzerinden güzelleme: İyilik din, dil, ırk bilir mi kardeşim?

Kardeşim bir süre bizimle kaldı. vize başvurusu vs. yapacağı için kalacak yerden mektup gerekti, benim emlakçılar da tabi ki etliye sütlüye el sürmek istemeyen tembel ...ler oldukları için umursamadılar. Böylece ona bir oda tutmak zorunda kaldık.
Bu odayı ilk tuttuğumuz gün, Angela teyze ve kocası Geri (of tamam biliyorum Gary ama ben geri demeyi seviyorum işte..) ile tanıştık. Angela teyzenin önden 3 dişi yoktu, evi çok pisti, çok fazla ve hızlı konuşuyordu, paraya çok sıkışmıştı. Evinde 2 kişi daha kalıyordu ve zaten emlakçımıza sinir olmuş o ruh hali ile  adeta çökmüş, "Cambridge yöresinde olabilecek en kenafir kadını ev sahibi diye bulduk" diye üzülmüştük. Fakat heyhat, zaman bize gerçekten insan sarrafı olmaktan ne denli uzak olduğumuzu gösterdi ve bizi utandırdı.
Her şeyden önce Angela teyze son derece anaçtı. Kaplan'a bir muz önermiş, 'yemez o' dememe rağmen Kaplan muzu komple indirmişti. Encıla'nın 3 dişi torunu ile oynarken yediği bir kafa darbesi sonucunda mefta olmuş, azıcık samimiyet kurunca bize eli ile ağzını kapata kapata 'Her hafta piyango oynuyorum, bana vursa da dişlerimi yaptırsam, çok kötü hissediyorum kendimi..' demişti. O finansal zorluğun içinde kardeşim Naz'a temiz ve yeni çarşaflar almış, birlikte bu çarşafları sermişlerdi. Çarşaf serme konusundaki kolay yöntemleri henüz 2 sene önce öğrenmiş olan Encıla Naz'ın zaten bundan haberdar olması karşısında adeta şoka girmişti.
Kendisini son gördüğümde, 'Piyango bana çıkarsa siz de göreceğim adamların listesindesiniz kızlar, size piyango çıkarsa siz de beni görün e mi?' dedi ve o an kadına sarılasım geldi. Türkiye'deki villaları görüp çok beğenmiş, piyango vurursa Türkiye'den villa alacakmış Angela. Bir kere daha önyargıma lanet ettim. Ne var kadın dişsizse, ne var İrlandalı ise? hmm.
Zaten şu ülkede tanıma şansına eriştiğim 'iyi insanlar' o kadar iyiydi ki her seferinde kendimden utandım. En masum arkadaş sohbetlerinde bile şaka yollu gavur diye andığımız bu insanların yüzde sekseni kendinden başka kimseyi umursamıyor olabilir ama öyleleri var ki iyiliğin dili, ırkı olmadığının ayaklı kanıtları.
Kaplan'ın doğumundan 2 gün sonra evime gelen Kathy de bunlardan biri. O olmasaydı şu an çocuğumu emziremezdim. Sağolsun varolsun bütün iyi insanlar, mutlu yaşasınlar ve Allah onları hep korusun ki iyiliklerini sürdürebilsinler.

Vicdansizliga ortak olmayin: Sandblasting / Kot taslama konusu

Moda.. Taslanmis, eskitilmis kot giymek nedense bir sekilde bir ara moda oldu. Bence gayet gereksiz bir moda.. Ama seveni var. Sevenlere bu kot taslama isleminin o anda bunu yapan iscileri olume surukledigini hatirlatmak istiyorum. Kot taslama / sandblasting denilen islem zaten ucuza calisan  insanlari olume surukluyor. Lutfen bu vicdansizliga ortak olmayin. Kullandiginiz / satin aldiginiz urunlerin nasil uretildigini sorgulayin.

Simdilik su web sitesinde hangi firma ne durus almis biraz aciklanmis:  http://www.ethicalconsumer.org/buyersguides/clothing/jeans.aspx

Company positions on sandblasting


Kuyichi, Pepe Jeans, Levi’s, New Look, Marks & Spencer, Oasis, Warehouse, G Star RawHave publicly stated a ban on sandblasting within their supply chain (Tedarik zincirlerine kot taslama yasagi koyan firmalar)
Arcadia Group, IC Company, Tommy HilfigerStated that sandblasting is not used in their supply chain but have not issued a public ban on the practice (Tedarikcilerinin kot taslamasi yapmadigini aciklamislar ama yasak yayinlamamislar )
River Island, ASDARefuse to provide information on sandblasting (Bilgi vermeyi reddetmisler)
GAPOld Navy brand sells sandblasted jeans (Maalesef GAP markalarindan biri kot taslamasi yapiyor)
Primark, Diesel, Next, VF CorporationPledged that they will stop using sandblasting in the future but have not issued a public ban on the process (Kot taslama islemini yapmayacaklarina soz vermisler ama henuz herhangi bir yasaklama yapmamislar yani saibeli...)

Taslanmis kot giymezsek olmeyiz. Ama taslanmis kot almayarak, giymeyerek insanlarin olmelerine engel olabiliriz. Birileri eskitilmis kot giyecek diye birileri olmesin ya. Dunyanin bu kadar boktan bir yer olmasina izin vermeyecek kadar iyi yurekli olacaginizi umuyorum!

Bugüne bugün Irkçı saldırı kurbanıyım

Dostlarım, İngiltere'yi bilen bilir. Çok sevgi pıtırcığı bir ülkedir. Gelen her türlü göçmeni bağrına basmıştır. Açıkçası ülkeye saat sabah 8'de kaçak giren göçmenlerin akşam saat 5'ten önce beleşe oturacakları evlerine yerleştirilip, maaşlarının bağlanmış olması vs. esprilerini çok okuduk orada burada. Fakat 2008'den beri burada süregelen ve çalışan sınıfı vuran 'kriz', kalifiye veya değil, bütün göçmenlerin bir anda toplumun eğitimsiz kesimi tarafından bütün sorunların sebebi olarak görülmesine neden oldu. UKIP adında bir parti var mesela, bütün politikası göçmen sorunu üstünden. Evet, Britanya'da bir göçmen sorunu gerçekten var. Polonya, Litvanya gibi ülkelerden buraya gelip İngiliz'in tenezzül etmediği işlerde çalışan bir dünya adam var. Bir yandan da, Bulgaristan, Romanya vs. gibi gene doğu Avrupa ülkelerinden buraya sadece benefit almak için gelen adamlar olduğu söyleniyor. Bu ne kadar doğru bilmiyorum, ama en azından gazete haberlerinde okuduğum kadarıyla Rumenlerin Londra'da sokaklarda, parklarda yattıklarından haberdarım.

Efendim Nazi Almanyasına benzer bir şekilde olsa gerek, burada kalifiye göçmenlerin iyi para kazanmasına ve iyi yaşamasına gıcık olan bir kesim de var. İngiltere öyle bir ülke ki, kendi mühendisi, kendi doktoru çok az. Bunun sebebi benim nacizane fikrim şu ki, insanların kalifiye olmayı 'afford' edemeyişi. Yani burada çoğu aile üniversite eğitimi ve sonrası yeterlilik edinme aşamalarında çocuklarını desteklemiyor. Üniversite harcı çok çok pahalı olmasa da, yaşam masrafları, kalacak yer, yiyecek, seyahat vs. derken insanlar yeterlilik edinemiyor. Örneğin doktor olmak uzun iş, avukat olmak da öyle Hukuk okumakla biten bir süreç değil. Psikologluk bile psikoloji okudum tamam hadi terapi yapayım diye yapılmıyor... Özetle burada tuhaf bir şekilde, iş gücü yeterli olmadığı için dışarıdan çalışmaya gelen doktor, mühendis, avukat vs. buradaki insanlardan çok daha iyi yaşıyor. Etrafımda benden az kazanan İngiliz arkadaşlarımdan bu konuda hiçbir tepki görmedim, ama garip bir şekilde 'benefit' sistemi yani devlet yardımı ile yaşayan ve eğitim seviyesi düşük insanlar ırkçı olmaya ve nefret kusmaya daha müsait. (aldıkları devlet yardımı bizim vergimizle verilmiyor sanki!)

Üç hafta önce başıma bir olay geldi. Bir alışveriş merkezinin otoparkında arabamı park ettim. Arabadan çıkınca yan arabadan çıkan kadın bana küfretmeye, bağırmaya başladı. Şok oldum tabi ki. Ben bu ülkede değil ayrımcılığa, ırkçılığa şahit olmak, her kurumda yabancı olduğum için sürekli adeta pozitif ayrımcılık görmüş bir kişiyim sonuçta. Kadın bana saydı döktü. İngiliz değilmişim, neden onun yanına park etmişim, bir sürü boş yer varmış. Ne inekliğim kaldı ne bitchliğim. Yok efendim benim yüzümden elindeki bebeği düşürecekmiş. Gerizekalı bana küfrederken bebeği korkudan pörtledi, yazık o bebeğe de acıdım, öyle bir manyağa evlat olmak zor olmalı. Ben de şoktan bir şey diyemedim. Edepsizle edepsiz olunmuyor. F... off diye diye arkamdan bağıran bu manyağa en son ben de dönüp en son sen fuck off ya yetti gari dedim. Gülmeye başladı anıra anıra. Tabi ki o an çok sarsıldım, ama şimdi gülüyorum. Bu maceramın sonunda Mehmet'in ısrarı ile polisi aradım. Abi, polis ya... yani polis... polis böyle olmalı. İngiltere polisi gibi!!!!

Bana hemen psikolojik destek verdiler telefonda. sonra da dediler ki, aman sakın bebeğinizle zahmet etmeyin, BİZ SİZE GELECEĞİZ, EVİNİZE. BİZDEN TELEFON BEKLEYİN. Ben arada o telefonu kaçırdım. Sonra akşam bir daha aradılar, sabah ben geleyim dedim artık. Polis merkezinde bizi karşılayan polis memuruna olayı anlattım. bana fak off dediler, ingiliz değilsin dediler dedim. Çok sarsıldım falan dedim. Memur John (adını hatırlayamıyorum, John Doe olsun :p) durup bana 'hey, bunun Cambridge ile senin arana girmesine izin verme dostum' tadında şeyler söyledi bana. Look, listen. Cambridge is a beautiful city. Don't let this get between you and your love to Cambridge. gibi. Sonra olayın olduğu yere de git, sakın gitmemezlik etme, böyle insanlar yüzünden korkma, bunlar kazma moralini bozma falan dedi. Canım ya kendisi de İskoçmuş, ben de ingiliz değilim, seni anlıyorum ama sakın buna üzülme, bu insan bir mal gibisinden bir şeyler de dedi. Sonra 4-5 güne aradı. gitmiş, aramış sormuş, bir şey bulamamış. Kamera vardı orada, ama bizim durduğumuz yere bakan kamera yokmuş.

Efendim olayı anlattığım Türk bakkalımız en can alıcı yorumu yaptı.YAW BIRAK YAAAW İSTESELER BULURLAR. KAMERA OLMASA BİLE BULURLAR :)))
İşte türk özgüveni, türk kendinden eminliği.. İşte türkün gücü diye bağıramadım ya la kadının suratına, sen kime artistik yapıyon lan anglosakson köpeekkkk biz osmanlı torunuyuz diye höyküremedim ya la.. boynum bükük kaldı... şaka şaka. ya kadını bulsalar iyiydi, çünkü en azından fişlenirdi, aynı şeyi başkasına yaparsa sicili olurdu yani. yine de Türkiye'de bu kadar yabancı olsa, bizden iyi yaşasalar, sanırım biz daha az tahammüllü olurduk. Babamın arabasının plakası 21 diye, 90'lı yıllarda arabamızı kaç defa çizdiler İzmir'de. Bari kürt olsak :) Ayrımcılık her yerde, her formda, ama daima küçük beyinlerde, küçük insanlarda.. Siz siz olun, kimseyi doğumunda seçemeden sahip olduğu özellikler yüzünden ne yüceltin, ne de yerin dibine sokun....

diyet, aclik, ofis guzellemesi


ofiste herkesin yeri degisti. butun takimi darmadagin etmisler, hic anlamadim bu duzeni derken... bir fark ettim kii butun tombalaklari bir araya koymuslar lan?! hayir fark etmeden mi oldu bilmiyorum ama su an tombikler kosesinden beni buraya su bodurlarla tikistiranlara sesleniyorum : ASKOLSUN! lan en azindan benim boyum var...

:)) saka tabi ki, odaya dagilmis baska tombikler de var ama bu duzenin algoritmasini cozmeye calisirken gobekli amcalarla cevrili bir adada oldugumu fark ettim, kendi kendime guldum yine..
bir de ben diyetteyim,sabah aksam toblerone ve mars yiyor bu pezevenkler, muzumu kemirirken icimde bir sey pirtiklaniyor dostlar...ayagimi kaldirip yeterrr diye agizlarina carpmama cok az kaldi.
bu odadaki IT"cilerin temel besini cikolata, gofret vs ve kola. bu da nacizane bir gozlemim...

acliktan millet ne yiyor takibi yapiyor ve calisamiyorum. bu da diyette geldigim nokta, vatana millete hayirli olsun. lokmalarini bogazlarinda birakmaya and ictim. gerci and icsem ne olacak, yanibaslarinda insan acliktan olse bile lokmasi bogazinda kalmaz bunlarin. :D  

İngiliz Aristokrasisinin Flash Tv'ye çıkabileceği an: Hanbury Hall'da neler dönmüş Serhat ya

Haftasonu Cheltenham'a gittik. Burada Cheltenham Edebiyat Festivaline katılmanın yanı sıra bir kaç yeri gezme şansımız da oldu.

National Trust sevdamı daha önce belirtmiştim. Eski evler, tarih, gönüllü çalışan yaşlı İngiliz teyze/amcaların anlattıkları, o herkesin aşırı kibar ve yardımsever olduğu lovely'lik falan çok hoş. 

Hanbury Hall'u benim için benzersiz yapan, her gezdiğimiz odada üzerimize atlayıp 'pişt, sana bu evle ilgili bir hikaye anlatayım mı?' diyen +70 teyzeler oldu.


Misal bu yukarıdaki porselen takım.. Efendim bu evi yaptıran adam, Thomas Vernon, çocuksuz ölünce ev bunun 2. göbekten kuzenine kalmış. "şu hayatta ne şanslı pezevenkler var di mi?" dediğinizi duyar gibiyim. Biz terbiyemizi bozup böyle bir şey demesek de, bize konuşan teyze der gibiydi. Efendim Vernon'un 2. göbek kuzeni olan Kazulet herif, yaramazın tekiymiş. "Allahtan her şeyi yiyip batırmadan geberdi" diyerek anılan bu adamın adını unuttum. Ama parayı har vurup harman savurma meraklısı tip, bu yukarıda görmüş olduğunuz porselenler henüz Avrupa'da yapılmaz ve sadece Çin'de yapılabilirken, 'benim neden büyük evim var da porselenim yok' diyerek tonla para ödeyip Çin'e talimatlar göndermiş. Talimat basitmiş: Porselen takım yapılacak, her birine aile arması  işlenecek. Aile arması ise elinde buğday başağı tutan, mavi elbiseli bir İngiliz Köylü kızı.. Efendim gariban Çinliler ne bilsinler tombik İngiliz köylü kızını,  hayatlarında ne buğday başağı ne İngiliz kız gördükleri için Çin'den gelen tabaklar elinde Pirinç tutan Çinli kız şeklinde gelmiş. Kim bilir, belki de 2. göbek Vernon efendi bu yüzden hakkın rahmetine kavuşmuştur. (şok, kalp krizi, inme, aman gitti paracıklar, vs. vs.)


Evi 1700'lerde yaptıran Thomas Vernon ve karısı Mary, Yemek odasının baş köşesinde.


Yemek Odası. Buradaki odada bir başka teyze üzerimize atladı. Az evvelki odaya gidip hikayenin başını dinledik mi diye bizi sınava çektikten sonra, masanın üstündeki tabaklar bir hikaye anlatıyor diye asker gibi bizi masa başına dikti. Efendim şimdi, bu az evvel Çin'den bir çanak kazık yiyen elemanın oğlu çok becerikli adammış. Evi ve araziyi çekmiş çevirmiş. Sonra git sen 22-23 yaşındayken 15 yaş büyük bir kadına aşık ol. Üstelik kadının babası Donanma'da kaptan, ama isimsiz bir aile, daha da kötüsü adam sürekli denizde, ama kızın annesi habire çocuk doğuruyor. Muhtemelen kızceğiz de bundan evde kalmış. Bir de İngiltere'de mahalle baskısı yok derler efendim... Neyse, Sen genç Vernon, annesinin bütün itirazlarına rağmen al bu kızı kaçır, Londra'da gizlice evlen. Evlendiren papazı bile hapse atmışlar neden gizlice evlendirdin diye. Sen o kızı gel hanım diye bu evin başına geçir. Çocukları olmuş, ama maalesef ölmüş. İkinci kızları Emma yaşamış. Bu Emma Vernon 17'sine gelince babası mortingen. Annesi, 'illa ki ünvanlı bir adamla evleneceksin Emma, yoksa sana sütümü helal etmem' demiş. Emma'yı kulağından tuttuğu gibi Londra'daki danslı manslı sosyete partilerine götürmüş. (Bu arada kadın bize böyle şapırdata şapırtada anlatıyor ve bütün hikaye CIDDEN resimli mesimli, tabaklarda mevcut. Yokluktan tabaklara tabloid gazetesi çizmişler amk. Adamlardaki dedikodu merakı kimsede yok.) Neyse senin Emma güzel kızmış, zamanın en güçlü adamı William Cecile'in yeğeni Henry Cecile'i kapmış. Boru değil, EARL of Exeter. 

Bittabi mutlu olamamış yeni evliler. Evet Emma Henry'i boynuzlamış, ama tabi ki her zamanki gibi 'bir sor, neden?' tadında yaklaşan İngiliz teyze, Emma'nın bölgedeki papazın oğluna 5 sene boyunca kur yapıp karşılık alamadığını, 5 sene sonunda kocası Henry'e 'I have been unfaithful to you' diye bir mektup yazarak katakulli ile Papazın oğlu William ile kaçmayı başardığını anlattı. Henry yediği boynuzu hazmedemeyip Emma'nın Hanbury'e bir daha alınmaması emrini vermiş, evin içinde değerli ne varsa satmış. Will'i hapislerde süründürmüş, sonra da utancından Emma'dan henüz boşanmadan adını Jack Jones diye değiştirip gidip başka bir kadınla evlenmiş. Efendim sonra Will cartayı çekiyor, Emma yeniden köyüne dönüp 3. kocayı buluyor. O arada Henry de cartayı çekince, Emma kocasına 'Bey, bana Hanbury'i geri alacaksın' diyor ve muzaffer oluyor. Bu çiftimiz de çocuksuz dünyayı terk-i diyar eyleyince ev başkalarına kalıyor. (daha fazla şanslı piç)


Ama ev ev değil ki, kazuletlik yuvası mübarek. Evde yaşayan ailenin oğulları ölüyor, vs vs, en sonunda Sir George Vernon diye biri kalıyor, bu elemanço da yukarıda gördüğünüz Doris isimli zengin hanımefendi ile evleniyor. Ama hiç mutlu olamıyorlar. Karısını pek sevmiyor Corci. Doris'i 13 yaşında bir kızla aldatıyor. Hanbury Hall'a bir hizmetçi olarak gelen, adı Ruth olan ve cık cık da cık cık denilerek hiç tasvip edilmediği belirtilen bu kadıncağız oda hizmetçiliğinden adamın sekreterliğine falan yükseliyor. George 1911'de kendini silahla vurup öldürüyor ve evi, bütün arazileri, malı mülkü Ruth'a bırakıyor. Karısı 'haza hanımefendi' Doris'e zırnık bırakmıyor. Ruth 1940'ların sonunda neredeyse harabeye dönen Hanbury Hall'da 50 tane kedi ile yaşıyorken Trust gelip evin kendilerine devredilmesi için Ruth'u ikna ediyor. Böylece ev National Trust'a geçiyor, milyonlarca pound harcanıyor ve restore ediliyor...

Bu hikayeyi bize anlatan teyze, 'kime ne dediğine dikkat edeceksin şekerim' dedi durdu, efendim Ruth hakkında atar tutarken Ruth'un akrabalarından biri 'sen ne diyorsun lan benim büyük halama, dümbük' tadında yaklaşmış bir gün kendisine. Ruth'dan 'Sir George's companion' olarak bahsediyorum artık diyordu. Bir başka gün de Henry Cecile'in açık artırmada sattığı şeylerden birini miras olarak alan bir adam gelmiş vs. vs... Kime ne dediğine dikkat eden teyze, bizi bir sonraki odaya uğurlarken holdeki bebek arabalarına baktı ve 'yahu bunları da gelip buraya park ediyorlar, Barok atmosferin içine sıçıyor' minvalinde bir şeyler söyledi (sıçıyor demedi tabi ki, o kadar strong language teyzeyi overdose eder. ca'anım barok atmosfer neler çekiyor bu bebek arabalarından falan diye söylendi.) Oradaki en büyük bebek arabasının sahibi olarak biz bozarmaya başladık. Dinleyicilerden bir hınzır adam yanımıza gelip 'arabanın size ait olduğunu fark etmedi, şşşş' yaptı :) Şu ingilizler, ah şu ingilizler! Biri rezil oldu mu en çok eğlenen onlar. Biz biraz utanıyoruz böyle durumlarda. Onlar zevkini çıkarıyor.


Tavan muazzam.

Tavan detayı


Bu resimdekiler 2 oğlan çocuk. Kız değil! Bütün Avrupa'da oğlanları kız gibi giydirirlermiş eskiden. Bunun soylular tarafından, oğlan çocukları kız sanılıp kaçırılmasın diye bulunan bir çözüm olduğunu ve common folk yani bildiğin köylünün de bunu kopya ettiğini anlattılar. Malum eskiden kızların çeyiz parası derdi var, al senin olsun, üstü kalsın modunda kız çocuğu kaçırılan baba. Kalpsiz pezevenkler. Neyse yukarıdaki resimde ufak olan oğlan, 13'ündeki Ruth'u mundar eden Sir George. 

Sir George'un kendini vurduğu haberi Sağ başta, en üst.

Hanbury Hall dış cephe

Bizim oğlan pek bir sevdi bahçeyi, gidesi yoktu hiç.

Edebiyattan, kitaptan, yazarlardan hatta kelimelerden sogumak mumkunmus.

stanley spencer / resurrection'dan bir detay-
nedense dun geceki ortam bana bu tabloyu cagristirdi :D
Sanki Britanya'danin butun yazarlarina Turkce kitap imzalatmayi ant ictim. Kuduz gibi event event geziyorum. Bu eventlerdeki gozlem ve notlarimi aslinda zaman el verdigince Kagit Kirlangic'ta yaziyorum ama dun gece katildigim Julian Barnes soylesisi beni teget gecmeyip direk uzerimden gecen 'ne isim var abi benim burada' hissi ile basbasa birakti, ben de bu hisler gecmeden gayriciddi bir degerlendirme yapayim istedim.

Su ana dek gittigimiz yazar soyleyisileri gayet arkadas canlisi ortamlardi- tamam, kabul ediyorum fularli entel teyze profili oldukca yuksek toplantilardi onlar da, ama dun geceki Julian Barnes olayi "edebiyat dunyasinin amk, bu ney la!"deme sebebiydi. Salona zamanindan once varip yorgunluktan sepet gibi kuruldugumuzda gozlerim yorgunluktan kurbaga olmustu cunku maalesef bir gece once sifir uyku uyudum. Kaplan hastaydi ve surekli kusuyordu, neyse o iyi simdi ama ben dun perttim. Yorgunluk; cali gibi saclar, hirpani ust bas ve sis bir surat olarak ustumdeydi. Bir sanat eseri olsam yorgunluk ekspresyonizmi dalinda kesin odul almistim. Fakat ben sanat eseri degil fani bir tombalaktim ve kot pantolonum, sirt cantam ile o bos olmasina ragmen 'burasi birazdan sofistikelikten alev alev yanacak' diye haykiran salonda hamambocegi gibi kalmistim. Dakikalar gectikce, Fularli teyzeler sel gibi akmaya baslamisti. Koltuk altlarim terliyordu. Sims oyunundaki 2 boyutli insanciklar gibi 'acaba ter kokuyor muyum' diye endise etmeye basladim. Birazdan Julian Barnes'a kitap imzalatacaktim, muhtemelen 2-3 cumle konusacaktim, adamin aklinda TURK OKUR PROFILI yaratmak uzereydim ve uzerimden kamyon gecmis gibiydi. Efendim uzerimden minik bir mobilet gecmis olabilir gibi bir dusunce icindeyken, otantik kupeli fularli teyzelerin salonu bir bir istila edisi sonrasinda 'yok, yok, benim ustumden kesin damperli kamyon gecti' dusuncesine vardim. Gozlerim daha da portledi. Son derece elit bir muzik caliyordu, birden kibar bir anons basladi: Anons 'unfortunately' seklinde baslayinca 'hay AMK, once yol geldik iptal mi oldu simdi' diye 30-40 saniye algi calkalanmasi yasasam da bunun 5 dakika gecikme icin ozur dileme oldugunu idrak edince yine kufuru bastim tabi ki. 5 dakika gecikme laf mi, bizim ulkemizde adamlarin metroda gotune demir giriyor da babalari cikip 'amme hizmeti yapiliyor, girer oyle' tadinda konusuyor. 5 dakika daha bekleriz yani, sorun degil. Neyse bekleme sonrasi nihayet sahneye Julian Barnes ve kendisi ile soylesi yapacak Hermione Lee cikti. Siradan bir ingiliz muhabbet ortaminda kibarliktan kirilma sabiti 2 uzeri 25 ise bunlarin sabiti 2 uzeri 2500 du. Ben hayatimda bu kadar kibarliktan kirilma ve dudak buzusu ayni anda gormemistim, yorgunluk da var tabi, epey sersemledim. Julian Barnes kronik Ingiliz Himbilligindan oldukca nasibini almis bir arkadasti, ustune bir de yazar egomanyasi ekleniyor varin entelektuel hisimi siz hayal edin. O sahnedeki entelektuel hisimdan, tavan nasil basimiza yikilmadi su an bile anlayamiyorum. Sagimdaki solumdaki dinleyici kitlesi de Barnes ve Lee'yi aratmiyordu, Yanimdaki teyze daha henuz sadece 2. fotografimi cekiyordum ki: lutfen fotograf cekmez misin canim, pretty disturbing dedi bana. 1- fotograf makinem ses cikarmiyor, 2- yorgun olabilirim ama flasi acik birakacak kadar kalas degilim. 3- fotograf cekme yasagi yok. Ben gene de cirkeflik etmedim (Turk okurunu temsil ediyorum ya aklimsira) 'ne demek teyze, bizim oralarda buyuklere saygi sevgi ver elini opem' modunda fotograf makinemi cantasina geri koydum. (aslinda bu koyma islemini sevgili kizkardesim Naz yapti, ona da tesekkur ediyorum)

Sahnede su gibi akan edebi kendini begenmislik, ben her seyi herkesden iyi bilir ve yazarim, bir sey begenilecekse ben herkesten once bulur begenirim, ben bir seyi dusunuyorsam o kesin dogrudur ve otesini hayal etmeye calismam bile, "okur mu? su yagmur yaginca cikip yerde surunen seyler mi onlar?" stilinde konusmalar, icime fenalik doldurdu dostlar. Insanlar gulup alkisladikca sistim, sistikce kalkip 'hepinizin te mine koyim, dunyadan habersiz kerizler sizi' diye bagirasim geldi, Tamam anliyorum olum korkusu, oldukten sonra unutulma kaygisi bir yazar icin onemli ancak dunyada neler olup bitiyor fikirli oldugunu sandigi bir fikirsizlik icinde kicini yaydigi yerden 'hmm homm' diye konusmak, mallik degil de nedir.

Neyse soylesi inceden iskenceye donuserek bitti, imza almak icin kuyruga girdik, Turkce kitaplari gorunce Julyen dogranmis biber (evet adamin sekli kesinlikle Julyen dogranmis biber gibi bu arada, ince uzun ve feci bicimde 'sizi julyen mi dogradilar julyen?' diye igrenclesmemek icin kendimi zor tuttum.) bana donup 'iyi cevirmisler mi kitabimi?' diye sordu. Dusunun su ana dek gordugum diger 2 yazar Turkce kitabini gorunce cocuk gibi sevinirken JB 'iyi cevrilmis mi? diye sordu. Aslinda bu tabi ki iyi bir sey, ama uzgunum kendini begenmis iste yine de. Ben mi ne yaptim? O esnada, Talking it Over'i neden 'seni seviyorum' diye cevirmisler diye dusunuyordum, uykusuz beynim de Julian barnes'a "bunu seni I love you diye cevirmisler, neden ben de anlamadim valla" dedi. JB bir kitaba bir bana bakti, nereden cikti bu Ay lav yu dercesine. Neyse terbiyesini efendiligini himbilligini bozmadi oh okay falan diye. Ama kesin 'ulan turk okurlarim da harbi malmis ha' diye dusunuyordur, bir de icten ice, ortadogulu zaten onlar be, amaan, bir fransiz, bir ingiliz gibi ustun olmalari zaten beklenemezdi diye burnunu cekiyordur (zihninde)

Turk okurlardan ozur diliyorum ulkemizi temsil edemedim :p saka bir yana, dogrusunu soylemek gerekirse,  eteklerini tuta tuta dagdan gelen "Turkiye'yi duzgun temsil edelim" ezikligini ve bunu besleyen zihniyeti tekmeleyesim var, ulan Allahin himbil Ingilizini Fransizini Almanini neden icten ice kendimizden ustun ve ayricalikli goruyoruz ki? Su ulkede yasayan her karsilastigim Turk (ya da politically correct olursak Turkiyeli) yabancilarla iliski kurarken gosterdigi ozeni asla Turklere gostermiyor. Bunu ilk 1-2 sene ben de yaptim, yaptigimi fark ettigimde de kendime kizdim. Of, nereden nereye geldi konu, daginik ve uykusuz beynim toparlamakta zorlaniyor, o zaman hemen maddeleyelim?

- entelin ulkesi dini dili irki yok, asiri entellik beyin yakiyor, karin agritiyor, yazar kendini begenmisligi oldukca itici,
- ingilizler himbil, hele ki fransiz ozentisi olunca daha bir himbillasiyorlar
- kendi ulkemin vatandaslarina bundan sonra avrupalilardan daha fazla saygi duymak icin kendime soz verdim. Sicayim Turkiye'nin temsiline, neyi temsil ediyoruz amk, onlar gelsinler bize kendilerini temsil etsinler. Su ulkeye geldim buranin sefasini cekiyorum, yanimda yoremde Ingilizler var onlar cefasini cekiyorlar. Olay bu.

Turkiye'nin yoluna basimi koydum umarim ustumden kamyon gecmez. Gerci bizim ulkede de 'ne yapalim olmus bir kere, adamlar hizmet yapiyor ama' anlayisi ve ahlak namus ana baci akimi olmayaydi, iyiydi. Oyle yani.

evlenecek koca arayanlara tavsiyeler

kizlar, bence bir erkegin kisiligine dair en derin detaylari ayakkabi seciminde bulabilirsiniz.

artik o an, icinizden ne gelirse, dusman gibi ayaga bakip koca secin derim ben.

geçtiğimiz haftadan gubidik olaylar

Gubidi #1 : Alayına isyan ölümüne İskoç

Is yerinde bir arkadasin (Iskoc elbette) 'I support two teams, Scotland and anyone plays against England' t-shirti ile ise gelmesi. Himbil ingilizlerin bunu butun gun mutfakta 'pisir pisir pisir' konusmasi ama bir tanesinin bile: 'uleeeyn ise bu t-shirt ile gelinir mi, senin ekmegini suyunu kim veriyor kopek, yedigin kaba siciyor musun, burasi ingiltere begenmiyorsan defol git'  demeyisi. :) Ulan Turkiye'de bir Kurt/Turk karsit bolgelerde ise gelmeyi birak sokaga oyle ciksa ise gidemeden hisiri cikana dek dayagi yer herhalde.
Sanirim arkadasimizin Iskocya bagimsizlik referandumunda verecegi oy belli.

Gubidi #2 : Otobüste Arbede-ül İngiliz Hıyarı

Gecen hafta ortasinda bir is icin Londra'ya gittik. Yanimizda Kaplan'in bebek arabasi var, Stokke, hayvan gibi ve katlanmiyor. Mecbur otobuse biniyoruz, tekerlekli sandalye/buggy alanina park ediyoruz. Otobus duruyor ve tekerlekli sandalye biniyor. Sofor bizi indirecek mi diye tereddutte kaliyorum cunku bebek arabasi tekerlekli sandalyeye yer vermek zorunda ve ikisine yer yok, bazi soforler arabanin koridora tasmasini kabul etmiyor. Efendim ben ve kardesim ayaga kalktik ve o anda 'bir sey' itekleye kaka kollarimin altindan gecip yerime oturdu. O an kafam 'inecek miyiz, arabayi mi cekecegim, ne olacak?' karisikliginda oldugu icin cok umursamadim, bir yandan da herhalde tekerlekli sandalyeli adamin yakini bu, oraya oturmasi lazimdi da ondan gecti diye dusundum. Sonra ikinci 'bir sey' ok gibi beni teperek ileri atip diger koltuga oturdu. (alta resim koydum gorsel olarak anlayabilesiniz diye) Ben de ufak tefek degilim ki arkadas, oyle bana kalca atip iteklemek her babayigidin harci degil yani. ne oluyor yahu diye bakinca, iki tane yasli himbilla karsilastim. agiz burun egdiler 'burada artik biz oturuyoruz' gibilerinden. Ingilizlerim 'scum' dedigi bu varos mu diyeyim, white trash mi diyeyim, evsiz gibi bir seyler, beyaz ikisi de, hic bulasmadim bunlar uyusturucu bagimlisi bile cikabiliyor; efendim cirkef olabilirim ama onun da bir siniri var, camurla camur olmam. Elini kimin icin beline atacagini bilmeli insan degil mi? Kafami cevirdim ben de ama o da ne? Arkadan bir kadin bagirmaya basladi: "neden ittirdiniz kadini, bebek arabasini kaldirmak icin kalkti o, ne bicim insanlarsiniz siz be? kaba herifler" diye, aman Allahim, baska bir tombul ingiliz kadin, ki o da bunlar gibi hafiften hirpani/tekinsizdi, bunlarla bizim icin kavga etmeye basladi. Kadin "utanmaz, kaba insanlar!!!" diye bagirdikca bunlar koltuga daha da manda boku gibi yayilip: biz oturuyoruz simdi burada, bana ne, bize ne, sana ne modundalar. ben de it's ok, not a problem, leave it tadinda seyler soyluyorum. sonra bir anda, bu tombik kadinin yaninda kel bir herif vardi. bu kel herif oturanlarin erkek olanina SENIN ANAYI ZIKERRIMMMM 'tadinda' bir daldi...

gozunuzde canlanmaz belki, o tekerlekli sandalye resmi olan kisma eger tek. sandalye yoksa bebek arabasi konabiliyor. elemanlarin bizi itekledikleri koltuklar da hemen o alanin onundeki ikili koltuk. ben o sari tubun yaninda dururken buyuk basari.

Kapişin bebek arabası bir yana savruldu, ben bir yana savruldum :( çok korkunçtu, adamları araya girip ayırdılar, STOP IT STOP IT diye çığırırken buldum kendimi. hani insan çocuğunun bebek arabasının içinde güvende olduğunu düşünüyor da, değil aslında. Neyse ortalık sakinleşince bizim menemen testileri yerlerine kuruldular bir şey olmamış gibi, diğer kadın da sinirli sinirli onlara baktı, otobüsten inerken gene de TENKS dedim kendisine, partneri kırmızı bayrak görmüş boğa gibi saldırdı maldırdı ama olsun. 

Gubidi #3: İnsan müdüründen kazık yer mi?

Benim müdürümün karısı normalde arkadaşım. Kendisi bana 3-4 ay önce 'bende fazladan katlanabilir bir bebek arabası var, vereyim mi sana?' demişti (bedava). Neyse geçen hafta bu korkunç otobüs arbedesini yaşayınca aklıma geldi, kalabalık yerlere katlanan araba ile gitmek daha mantıklı. Ben de bu sabah müdürü görünce "len Saymin, Codi bana bir bebek arabası verecekti hala duruyor mu" dedim. Ulen Allahsız herif ayak üstü hemen demez mi : aaa evet, SATIYORUZ biz onu. Sattı bana ayak üstü arabayı. Hayır aslında almayacaktım ama raincover, footmuff her şeyi tam duruyor ve yeni, çocugun dedesi almış onun yanında kalırken kullansın diye. 20 pounda aldım bunu (yenisine baktım sonra, 100 kusur bir şey) Oha ya 20 pounda tamah ediyor diye içten içe sinir olsam da sonra aman boşver, karısı bunu bana bedavaya verse gözü kalırdı pezevengin, borçlu kalacağıma vereyim parasını hahaayytt dedim. (bu arada bu müdür şu olaydaki müdür, ilk tabansızlığı değil yani) aman bir garip canım b u ingilizler. İş yerinde satılık panosu var 5-10 pound için bir şey satacaklar diye fotoğraflı ilanlar vermeler falan. Ulen bizde olsa 5-10 pounda bir şey satmaya utanacağımız gibi, "adam alır bir sorun yaşar, sonra mahçup olmayayım" der atar gidersin :) 
Hmm belki o da doğru değil ama, bilemiyorum ikisinin bir ortası olmalı.