Vicdansizliga ortak olmayin: Sandblasting / Kot taslama konusu

Moda.. Taslanmis, eskitilmis kot giymek nedense bir sekilde bir ara moda oldu. Bence gayet gereksiz bir moda.. Ama seveni var. Sevenlere bu kot taslama isleminin o anda bunu yapan iscileri olume surukledigini hatirlatmak istiyorum. Kot taslama / sandblasting denilen islem zaten ucuza calisan  insanlari olume surukluyor. Lutfen bu vicdansizliga ortak olmayin. Kullandiginiz / satin aldiginiz urunlerin nasil uretildigini sorgulayin.

Simdilik su web sitesinde hangi firma ne durus almis biraz aciklanmis:  http://www.ethicalconsumer.org/buyersguides/clothing/jeans.aspx

Company positions on sandblasting


Kuyichi, Pepe Jeans, Levi’s, New Look, Marks & Spencer, Oasis, Warehouse, G Star RawHave publicly stated a ban on sandblasting within their supply chain (Tedarik zincirlerine kot taslama yasagi koyan firmalar)
Arcadia Group, IC Company, Tommy HilfigerStated that sandblasting is not used in their supply chain but have not issued a public ban on the practice (Tedarikcilerinin kot taslamasi yapmadigini aciklamislar ama yasak yayinlamamislar )
River Island, ASDARefuse to provide information on sandblasting (Bilgi vermeyi reddetmisler)
GAPOld Navy brand sells sandblasted jeans (Maalesef GAP markalarindan biri kot taslamasi yapiyor)
Primark, Diesel, Next, VF CorporationPledged that they will stop using sandblasting in the future but have not issued a public ban on the process (Kot taslama islemini yapmayacaklarina soz vermisler ama henuz herhangi bir yasaklama yapmamislar yani saibeli...)

Taslanmis kot giymezsek olmeyiz. Ama taslanmis kot almayarak, giymeyerek insanlarin olmelerine engel olabiliriz. Birileri eskitilmis kot giyecek diye birileri olmesin ya. Dunyanin bu kadar boktan bir yer olmasina izin vermeyecek kadar iyi yurekli olacaginizi umuyorum!

Bugüne bugün Irkçı saldırı kurbanıyım

Dostlarım, İngiltere'yi bilen bilir. Çok sevgi pıtırcığı bir ülkedir. Gelen her türlü göçmeni bağrına basmıştır. Açıkçası ülkeye saat sabah 8'de kaçak giren göçmenlerin akşam saat 5'ten önce beleşe oturacakları evlerine yerleştirilip, maaşlarının bağlanmış olması vs. esprilerini çok okuduk orada burada. Fakat 2008'den beri burada süregelen ve çalışan sınıfı vuran 'kriz', kalifiye veya değil, bütün göçmenlerin bir anda toplumun eğitimsiz kesimi tarafından bütün sorunların sebebi olarak görülmesine neden oldu. UKIP adında bir parti var mesela, bütün politikası göçmen sorunu üstünden. Evet, Britanya'da bir göçmen sorunu gerçekten var. Polonya, Litvanya gibi ülkelerden buraya gelip İngiliz'in tenezzül etmediği işlerde çalışan bir dünya adam var. Bir yandan da, Bulgaristan, Romanya vs. gibi gene doğu Avrupa ülkelerinden buraya sadece benefit almak için gelen adamlar olduğu söyleniyor. Bu ne kadar doğru bilmiyorum, ama en azından gazete haberlerinde okuduğum kadarıyla Rumenlerin Londra'da sokaklarda, parklarda yattıklarından haberdarım.

Efendim Nazi Almanyasına benzer bir şekilde olsa gerek, burada kalifiye göçmenlerin iyi para kazanmasına ve iyi yaşamasına gıcık olan bir kesim de var. İngiltere öyle bir ülke ki, kendi mühendisi, kendi doktoru çok az. Bunun sebebi benim nacizane fikrim şu ki, insanların kalifiye olmayı 'afford' edemeyişi. Yani burada çoğu aile üniversite eğitimi ve sonrası yeterlilik edinme aşamalarında çocuklarını desteklemiyor. Üniversite harcı çok çok pahalı olmasa da, yaşam masrafları, kalacak yer, yiyecek, seyahat vs. derken insanlar yeterlilik edinemiyor. Örneğin doktor olmak uzun iş, avukat olmak da öyle Hukuk okumakla biten bir süreç değil. Psikologluk bile psikoloji okudum tamam hadi terapi yapayım diye yapılmıyor... Özetle burada tuhaf bir şekilde, iş gücü yeterli olmadığı için dışarıdan çalışmaya gelen doktor, mühendis, avukat vs. buradaki insanlardan çok daha iyi yaşıyor. Etrafımda benden az kazanan İngiliz arkadaşlarımdan bu konuda hiçbir tepki görmedim, ama garip bir şekilde 'benefit' sistemi yani devlet yardımı ile yaşayan ve eğitim seviyesi düşük insanlar ırkçı olmaya ve nefret kusmaya daha müsait. (aldıkları devlet yardımı bizim vergimizle verilmiyor sanki!)

Üç hafta önce başıma bir olay geldi. Bir alışveriş merkezinin otoparkında arabamı park ettim. Arabadan çıkınca yan arabadan çıkan kadın bana küfretmeye, bağırmaya başladı. Şok oldum tabi ki. Ben bu ülkede değil ayrımcılığa, ırkçılığa şahit olmak, her kurumda yabancı olduğum için sürekli adeta pozitif ayrımcılık görmüş bir kişiyim sonuçta. Kadın bana saydı döktü. İngiliz değilmişim, neden onun yanına park etmişim, bir sürü boş yer varmış. Ne inekliğim kaldı ne bitchliğim. Yok efendim benim yüzümden elindeki bebeği düşürecekmiş. Gerizekalı bana küfrederken bebeği korkudan pörtledi, yazık o bebeğe de acıdım, öyle bir manyağa evlat olmak zor olmalı. Ben de şoktan bir şey diyemedim. Edepsizle edepsiz olunmuyor. F... off diye diye arkamdan bağıran bu manyağa en son ben de dönüp en son sen fuck off ya yetti gari dedim. Gülmeye başladı anıra anıra. Tabi ki o an çok sarsıldım, ama şimdi gülüyorum. Bu maceramın sonunda Mehmet'in ısrarı ile polisi aradım. Abi, polis ya... yani polis... polis böyle olmalı. İngiltere polisi gibi!!!!

Bana hemen psikolojik destek verdiler telefonda. sonra da dediler ki, aman sakın bebeğinizle zahmet etmeyin, BİZ SİZE GELECEĞİZ, EVİNİZE. BİZDEN TELEFON BEKLEYİN. Ben arada o telefonu kaçırdım. Sonra akşam bir daha aradılar, sabah ben geleyim dedim artık. Polis merkezinde bizi karşılayan polis memuruna olayı anlattım. bana fak off dediler, ingiliz değilsin dediler dedim. Çok sarsıldım falan dedim. Memur John (adını hatırlayamıyorum, John Doe olsun :p) durup bana 'hey, bunun Cambridge ile senin arana girmesine izin verme dostum' tadında şeyler söyledi bana. Look, listen. Cambridge is a beautiful city. Don't let this get between you and your love to Cambridge. gibi. Sonra olayın olduğu yere de git, sakın gitmemezlik etme, böyle insanlar yüzünden korkma, bunlar kazma moralini bozma falan dedi. Canım ya kendisi de İskoçmuş, ben de ingiliz değilim, seni anlıyorum ama sakın buna üzülme, bu insan bir mal gibisinden bir şeyler de dedi. Sonra 4-5 güne aradı. gitmiş, aramış sormuş, bir şey bulamamış. Kamera vardı orada, ama bizim durduğumuz yere bakan kamera yokmuş.

Efendim olayı anlattığım Türk bakkalımız en can alıcı yorumu yaptı.YAW BIRAK YAAAW İSTESELER BULURLAR. KAMERA OLMASA BİLE BULURLAR :)))
İşte türk özgüveni, türk kendinden eminliği.. İşte türkün gücü diye bağıramadım ya la kadının suratına, sen kime artistik yapıyon lan anglosakson köpeekkkk biz osmanlı torunuyuz diye höyküremedim ya la.. boynum bükük kaldı... şaka şaka. ya kadını bulsalar iyiydi, çünkü en azından fişlenirdi, aynı şeyi başkasına yaparsa sicili olurdu yani. yine de Türkiye'de bu kadar yabancı olsa, bizden iyi yaşasalar, sanırım biz daha az tahammüllü olurduk. Babamın arabasının plakası 21 diye, 90'lı yıllarda arabamızı kaç defa çizdiler İzmir'de. Bari kürt olsak :) Ayrımcılık her yerde, her formda, ama daima küçük beyinlerde, küçük insanlarda.. Siz siz olun, kimseyi doğumunda seçemeden sahip olduğu özellikler yüzünden ne yüceltin, ne de yerin dibine sokun....

diyet, aclik, ofis guzellemesi


ofiste herkesin yeri degisti. butun takimi darmadagin etmisler, hic anlamadim bu duzeni derken... bir fark ettim kii butun tombalaklari bir araya koymuslar lan?! hayir fark etmeden mi oldu bilmiyorum ama su an tombikler kosesinden beni buraya su bodurlarla tikistiranlara sesleniyorum : ASKOLSUN! lan en azindan benim boyum var...

:)) saka tabi ki, odaya dagilmis baska tombikler de var ama bu duzenin algoritmasini cozmeye calisirken gobekli amcalarla cevrili bir adada oldugumu fark ettim, kendi kendime guldum yine..
bir de ben diyetteyim,sabah aksam toblerone ve mars yiyor bu pezevenkler, muzumu kemirirken icimde bir sey pirtiklaniyor dostlar...ayagimi kaldirip yeterrr diye agizlarina carpmama cok az kaldi.
bu odadaki IT"cilerin temel besini cikolata, gofret vs ve kola. bu da nacizane bir gozlemim...

acliktan millet ne yiyor takibi yapiyor ve calisamiyorum. bu da diyette geldigim nokta, vatana millete hayirli olsun. lokmalarini bogazlarinda birakmaya and ictim. gerci and icsem ne olacak, yanibaslarinda insan acliktan olse bile lokmasi bogazinda kalmaz bunlarin. :D  

İngiliz Aristokrasisinin Flash Tv'ye çıkabileceği an: Hanbury Hall'da neler dönmüş Serhat ya

Haftasonu Cheltenham'a gittik. Burada Cheltenham Edebiyat Festivaline katılmanın yanı sıra bir kaç yeri gezme şansımız da oldu.

National Trust sevdamı daha önce belirtmiştim. Eski evler, tarih, gönüllü çalışan yaşlı İngiliz teyze/amcaların anlattıkları, o herkesin aşırı kibar ve yardımsever olduğu lovely'lik falan çok hoş. 

Hanbury Hall'u benim için benzersiz yapan, her gezdiğimiz odada üzerimize atlayıp 'pişt, sana bu evle ilgili bir hikaye anlatayım mı?' diyen +70 teyzeler oldu.


Misal bu yukarıdaki porselen takım.. Efendim bu evi yaptıran adam, Thomas Vernon, çocuksuz ölünce ev bunun 2. göbekten kuzenine kalmış. "şu hayatta ne şanslı pezevenkler var di mi?" dediğinizi duyar gibiyim. Biz terbiyemizi bozup böyle bir şey demesek de, bize konuşan teyze der gibiydi. Efendim Vernon'un 2. göbek kuzeni olan Kazulet herif, yaramazın tekiymiş. "Allahtan her şeyi yiyip batırmadan geberdi" diyerek anılan bu adamın adını unuttum. Ama parayı har vurup harman savurma meraklısı tip, bu yukarıda görmüş olduğunuz porselenler henüz Avrupa'da yapılmaz ve sadece Çin'de yapılabilirken, 'benim neden büyük evim var da porselenim yok' diyerek tonla para ödeyip Çin'e talimatlar göndermiş. Talimat basitmiş: Porselen takım yapılacak, her birine aile arması  işlenecek. Aile arması ise elinde buğday başağı tutan, mavi elbiseli bir İngiliz Köylü kızı.. Efendim gariban Çinliler ne bilsinler tombik İngiliz köylü kızını,  hayatlarında ne buğday başağı ne İngiliz kız gördükleri için Çin'den gelen tabaklar elinde Pirinç tutan Çinli kız şeklinde gelmiş. Kim bilir, belki de 2. göbek Vernon efendi bu yüzden hakkın rahmetine kavuşmuştur. (şok, kalp krizi, inme, aman gitti paracıklar, vs. vs.)


Evi 1700'lerde yaptıran Thomas Vernon ve karısı Mary, Yemek odasının baş köşesinde.


Yemek Odası. Buradaki odada bir başka teyze üzerimize atladı. Az evvelki odaya gidip hikayenin başını dinledik mi diye bizi sınava çektikten sonra, masanın üstündeki tabaklar bir hikaye anlatıyor diye asker gibi bizi masa başına dikti. Efendim şimdi, bu az evvel Çin'den bir çanak kazık yiyen elemanın oğlu çok becerikli adammış. Evi ve araziyi çekmiş çevirmiş. Sonra git sen 22-23 yaşındayken 15 yaş büyük bir kadına aşık ol. Üstelik kadının babası Donanma'da kaptan, ama isimsiz bir aile, daha da kötüsü adam sürekli denizde, ama kızın annesi habire çocuk doğuruyor. Muhtemelen kızceğiz de bundan evde kalmış. Bir de İngiltere'de mahalle baskısı yok derler efendim... Neyse, Sen genç Vernon, annesinin bütün itirazlarına rağmen al bu kızı kaçır, Londra'da gizlice evlen. Evlendiren papazı bile hapse atmışlar neden gizlice evlendirdin diye. Sen o kızı gel hanım diye bu evin başına geçir. Çocukları olmuş, ama maalesef ölmüş. İkinci kızları Emma yaşamış. Bu Emma Vernon 17'sine gelince babası mortingen. Annesi, 'illa ki ünvanlı bir adamla evleneceksin Emma, yoksa sana sütümü helal etmem' demiş. Emma'yı kulağından tuttuğu gibi Londra'daki danslı manslı sosyete partilerine götürmüş. (Bu arada kadın bize böyle şapırdata şapırtada anlatıyor ve bütün hikaye CIDDEN resimli mesimli, tabaklarda mevcut. Yokluktan tabaklara tabloid gazetesi çizmişler amk. Adamlardaki dedikodu merakı kimsede yok.) Neyse senin Emma güzel kızmış, zamanın en güçlü adamı William Cecile'in yeğeni Henry Cecile'i kapmış. Boru değil, EARL of Exeter. 

Bittabi mutlu olamamış yeni evliler. Evet Emma Henry'i boynuzlamış, ama tabi ki her zamanki gibi 'bir sor, neden?' tadında yaklaşan İngiliz teyze, Emma'nın bölgedeki papazın oğluna 5 sene boyunca kur yapıp karşılık alamadığını, 5 sene sonunda kocası Henry'e 'I have been unfaithful to you' diye bir mektup yazarak katakulli ile Papazın oğlu William ile kaçmayı başardığını anlattı. Henry yediği boynuzu hazmedemeyip Emma'nın Hanbury'e bir daha alınmaması emrini vermiş, evin içinde değerli ne varsa satmış. Will'i hapislerde süründürmüş, sonra da utancından Emma'dan henüz boşanmadan adını Jack Jones diye değiştirip gidip başka bir kadınla evlenmiş. Efendim sonra Will cartayı çekiyor, Emma yeniden köyüne dönüp 3. kocayı buluyor. O arada Henry de cartayı çekince, Emma kocasına 'Bey, bana Hanbury'i geri alacaksın' diyor ve muzaffer oluyor. Bu çiftimiz de çocuksuz dünyayı terk-i diyar eyleyince ev başkalarına kalıyor. (daha fazla şanslı piç)


Ama ev ev değil ki, kazuletlik yuvası mübarek. Evde yaşayan ailenin oğulları ölüyor, vs vs, en sonunda Sir George Vernon diye biri kalıyor, bu elemanço da yukarıda gördüğünüz Doris isimli zengin hanımefendi ile evleniyor. Ama hiç mutlu olamıyorlar. Karısını pek sevmiyor Corci. Doris'i 13 yaşında bir kızla aldatıyor. Hanbury Hall'a bir hizmetçi olarak gelen, adı Ruth olan ve cık cık da cık cık denilerek hiç tasvip edilmediği belirtilen bu kadıncağız oda hizmetçiliğinden adamın sekreterliğine falan yükseliyor. George 1911'de kendini silahla vurup öldürüyor ve evi, bütün arazileri, malı mülkü Ruth'a bırakıyor. Karısı 'haza hanımefendi' Doris'e zırnık bırakmıyor. Ruth 1940'ların sonunda neredeyse harabeye dönen Hanbury Hall'da 50 tane kedi ile yaşıyorken Trust gelip evin kendilerine devredilmesi için Ruth'u ikna ediyor. Böylece ev National Trust'a geçiyor, milyonlarca pound harcanıyor ve restore ediliyor...

Bu hikayeyi bize anlatan teyze, 'kime ne dediğine dikkat edeceksin şekerim' dedi durdu, efendim Ruth hakkında atar tutarken Ruth'un akrabalarından biri 'sen ne diyorsun lan benim büyük halama, dümbük' tadında yaklaşmış bir gün kendisine. Ruth'dan 'Sir George's companion' olarak bahsediyorum artık diyordu. Bir başka gün de Henry Cecile'in açık artırmada sattığı şeylerden birini miras olarak alan bir adam gelmiş vs. vs... Kime ne dediğine dikkat eden teyze, bizi bir sonraki odaya uğurlarken holdeki bebek arabalarına baktı ve 'yahu bunları da gelip buraya park ediyorlar, Barok atmosferin içine sıçıyor' minvalinde bir şeyler söyledi (sıçıyor demedi tabi ki, o kadar strong language teyzeyi overdose eder. ca'anım barok atmosfer neler çekiyor bu bebek arabalarından falan diye söylendi.) Oradaki en büyük bebek arabasının sahibi olarak biz bozarmaya başladık. Dinleyicilerden bir hınzır adam yanımıza gelip 'arabanın size ait olduğunu fark etmedi, şşşş' yaptı :) Şu ingilizler, ah şu ingilizler! Biri rezil oldu mu en çok eğlenen onlar. Biz biraz utanıyoruz böyle durumlarda. Onlar zevkini çıkarıyor.


Tavan muazzam.

Tavan detayı


Bu resimdekiler 2 oğlan çocuk. Kız değil! Bütün Avrupa'da oğlanları kız gibi giydirirlermiş eskiden. Bunun soylular tarafından, oğlan çocukları kız sanılıp kaçırılmasın diye bulunan bir çözüm olduğunu ve common folk yani bildiğin köylünün de bunu kopya ettiğini anlattılar. Malum eskiden kızların çeyiz parası derdi var, al senin olsun, üstü kalsın modunda kız çocuğu kaçırılan baba. Kalpsiz pezevenkler. Neyse yukarıdaki resimde ufak olan oğlan, 13'ündeki Ruth'u mundar eden Sir George. 

Sir George'un kendini vurduğu haberi Sağ başta, en üst.

Hanbury Hall dış cephe

Bizim oğlan pek bir sevdi bahçeyi, gidesi yoktu hiç.

Edebiyattan, kitaptan, yazarlardan hatta kelimelerden sogumak mumkunmus.

stanley spencer / resurrection'dan bir detay-
nedense dun geceki ortam bana bu tabloyu cagristirdi :D
Sanki Britanya'danin butun yazarlarina Turkce kitap imzalatmayi ant ictim. Kuduz gibi event event geziyorum. Bu eventlerdeki gozlem ve notlarimi aslinda zaman el verdigince Kagit Kirlangic'ta yaziyorum ama dun gece katildigim Julian Barnes soylesisi beni teget gecmeyip direk uzerimden gecen 'ne isim var abi benim burada' hissi ile basbasa birakti, ben de bu hisler gecmeden gayriciddi bir degerlendirme yapayim istedim.

Su ana dek gittigimiz yazar soyleyisileri gayet arkadas canlisi ortamlardi- tamam, kabul ediyorum fularli entel teyze profili oldukca yuksek toplantilardi onlar da, ama dun geceki Julian Barnes olayi "edebiyat dunyasinin amk, bu ney la!"deme sebebiydi. Salona zamanindan once varip yorgunluktan sepet gibi kuruldugumuzda gozlerim yorgunluktan kurbaga olmustu cunku maalesef bir gece once sifir uyku uyudum. Kaplan hastaydi ve surekli kusuyordu, neyse o iyi simdi ama ben dun perttim. Yorgunluk; cali gibi saclar, hirpani ust bas ve sis bir surat olarak ustumdeydi. Bir sanat eseri olsam yorgunluk ekspresyonizmi dalinda kesin odul almistim. Fakat ben sanat eseri degil fani bir tombalaktim ve kot pantolonum, sirt cantam ile o bos olmasina ragmen 'burasi birazdan sofistikelikten alev alev yanacak' diye haykiran salonda hamambocegi gibi kalmistim. Dakikalar gectikce, Fularli teyzeler sel gibi akmaya baslamisti. Koltuk altlarim terliyordu. Sims oyunundaki 2 boyutli insanciklar gibi 'acaba ter kokuyor muyum' diye endise etmeye basladim. Birazdan Julian Barnes'a kitap imzalatacaktim, muhtemelen 2-3 cumle konusacaktim, adamin aklinda TURK OKUR PROFILI yaratmak uzereydim ve uzerimden kamyon gecmis gibiydi. Efendim uzerimden minik bir mobilet gecmis olabilir gibi bir dusunce icindeyken, otantik kupeli fularli teyzelerin salonu bir bir istila edisi sonrasinda 'yok, yok, benim ustumden kesin damperli kamyon gecti' dusuncesine vardim. Gozlerim daha da portledi. Son derece elit bir muzik caliyordu, birden kibar bir anons basladi: Anons 'unfortunately' seklinde baslayinca 'hay AMK, once yol geldik iptal mi oldu simdi' diye 30-40 saniye algi calkalanmasi yasasam da bunun 5 dakika gecikme icin ozur dileme oldugunu idrak edince yine kufuru bastim tabi ki. 5 dakika gecikme laf mi, bizim ulkemizde adamlarin metroda gotune demir giriyor da babalari cikip 'amme hizmeti yapiliyor, girer oyle' tadinda konusuyor. 5 dakika daha bekleriz yani, sorun degil. Neyse bekleme sonrasi nihayet sahneye Julian Barnes ve kendisi ile soylesi yapacak Hermione Lee cikti. Siradan bir ingiliz muhabbet ortaminda kibarliktan kirilma sabiti 2 uzeri 25 ise bunlarin sabiti 2 uzeri 2500 du. Ben hayatimda bu kadar kibarliktan kirilma ve dudak buzusu ayni anda gormemistim, yorgunluk da var tabi, epey sersemledim. Julian Barnes kronik Ingiliz Himbilligindan oldukca nasibini almis bir arkadasti, ustune bir de yazar egomanyasi ekleniyor varin entelektuel hisimi siz hayal edin. O sahnedeki entelektuel hisimdan, tavan nasil basimiza yikilmadi su an bile anlayamiyorum. Sagimdaki solumdaki dinleyici kitlesi de Barnes ve Lee'yi aratmiyordu, Yanimdaki teyze daha henuz sadece 2. fotografimi cekiyordum ki: lutfen fotograf cekmez misin canim, pretty disturbing dedi bana. 1- fotograf makinem ses cikarmiyor, 2- yorgun olabilirim ama flasi acik birakacak kadar kalas degilim. 3- fotograf cekme yasagi yok. Ben gene de cirkeflik etmedim (Turk okurunu temsil ediyorum ya aklimsira) 'ne demek teyze, bizim oralarda buyuklere saygi sevgi ver elini opem' modunda fotograf makinemi cantasina geri koydum. (aslinda bu koyma islemini sevgili kizkardesim Naz yapti, ona da tesekkur ediyorum)

Sahnede su gibi akan edebi kendini begenmislik, ben her seyi herkesden iyi bilir ve yazarim, bir sey begenilecekse ben herkesten once bulur begenirim, ben bir seyi dusunuyorsam o kesin dogrudur ve otesini hayal etmeye calismam bile, "okur mu? su yagmur yaginca cikip yerde surunen seyler mi onlar?" stilinde konusmalar, icime fenalik doldurdu dostlar. Insanlar gulup alkisladikca sistim, sistikce kalkip 'hepinizin te mine koyim, dunyadan habersiz kerizler sizi' diye bagirasim geldi, Tamam anliyorum olum korkusu, oldukten sonra unutulma kaygisi bir yazar icin onemli ancak dunyada neler olup bitiyor fikirli oldugunu sandigi bir fikirsizlik icinde kicini yaydigi yerden 'hmm homm' diye konusmak, mallik degil de nedir.

Neyse soylesi inceden iskenceye donuserek bitti, imza almak icin kuyruga girdik, Turkce kitaplari gorunce Julyen dogranmis biber (evet adamin sekli kesinlikle Julyen dogranmis biber gibi bu arada, ince uzun ve feci bicimde 'sizi julyen mi dogradilar julyen?' diye igrenclesmemek icin kendimi zor tuttum.) bana donup 'iyi cevirmisler mi kitabimi?' diye sordu. Dusunun su ana dek gordugum diger 2 yazar Turkce kitabini gorunce cocuk gibi sevinirken JB 'iyi cevrilmis mi? diye sordu. Aslinda bu tabi ki iyi bir sey, ama uzgunum kendini begenmis iste yine de. Ben mi ne yaptim? O esnada, Talking it Over'i neden 'seni seviyorum' diye cevirmisler diye dusunuyordum, uykusuz beynim de Julian barnes'a "bunu seni I love you diye cevirmisler, neden ben de anlamadim valla" dedi. JB bir kitaba bir bana bakti, nereden cikti bu Ay lav yu dercesine. Neyse terbiyesini efendiligini himbilligini bozmadi oh okay falan diye. Ama kesin 'ulan turk okurlarim da harbi malmis ha' diye dusunuyordur, bir de icten ice, ortadogulu zaten onlar be, amaan, bir fransiz, bir ingiliz gibi ustun olmalari zaten beklenemezdi diye burnunu cekiyordur (zihninde)

Turk okurlardan ozur diliyorum ulkemizi temsil edemedim :p saka bir yana, dogrusunu soylemek gerekirse,  eteklerini tuta tuta dagdan gelen "Turkiye'yi duzgun temsil edelim" ezikligini ve bunu besleyen zihniyeti tekmeleyesim var, ulan Allahin himbil Ingilizini Fransizini Almanini neden icten ice kendimizden ustun ve ayricalikli goruyoruz ki? Su ulkede yasayan her karsilastigim Turk (ya da politically correct olursak Turkiyeli) yabancilarla iliski kurarken gosterdigi ozeni asla Turklere gostermiyor. Bunu ilk 1-2 sene ben de yaptim, yaptigimi fark ettigimde de kendime kizdim. Of, nereden nereye geldi konu, daginik ve uykusuz beynim toparlamakta zorlaniyor, o zaman hemen maddeleyelim?

- entelin ulkesi dini dili irki yok, asiri entellik beyin yakiyor, karin agritiyor, yazar kendini begenmisligi oldukca itici,
- ingilizler himbil, hele ki fransiz ozentisi olunca daha bir himbillasiyorlar
- kendi ulkemin vatandaslarina bundan sonra avrupalilardan daha fazla saygi duymak icin kendime soz verdim. Sicayim Turkiye'nin temsiline, neyi temsil ediyoruz amk, onlar gelsinler bize kendilerini temsil etsinler. Su ulkeye geldim buranin sefasini cekiyorum, yanimda yoremde Ingilizler var onlar cefasini cekiyorlar. Olay bu.

Turkiye'nin yoluna basimi koydum umarim ustumden kamyon gecmez. Gerci bizim ulkede de 'ne yapalim olmus bir kere, adamlar hizmet yapiyor ama' anlayisi ve ahlak namus ana baci akimi olmayaydi, iyiydi. Oyle yani.

evlenecek koca arayanlara tavsiyeler

kizlar, bence bir erkegin kisiligine dair en derin detaylari ayakkabi seciminde bulabilirsiniz.

artik o an, icinizden ne gelirse, dusman gibi ayaga bakip koca secin derim ben.

geçtiğimiz haftadan gubidik olaylar

Gubidi #1 : Alayına isyan ölümüne İskoç

Is yerinde bir arkadasin (Iskoc elbette) 'I support two teams, Scotland and anyone plays against England' t-shirti ile ise gelmesi. Himbil ingilizlerin bunu butun gun mutfakta 'pisir pisir pisir' konusmasi ama bir tanesinin bile: 'uleeeyn ise bu t-shirt ile gelinir mi, senin ekmegini suyunu kim veriyor kopek, yedigin kaba siciyor musun, burasi ingiltere begenmiyorsan defol git'  demeyisi. :) Ulan Turkiye'de bir Kurt/Turk karsit bolgelerde ise gelmeyi birak sokaga oyle ciksa ise gidemeden hisiri cikana dek dayagi yer herhalde.
Sanirim arkadasimizin Iskocya bagimsizlik referandumunda verecegi oy belli.

Gubidi #2 : Otobüste Arbede-ül İngiliz Hıyarı

Gecen hafta ortasinda bir is icin Londra'ya gittik. Yanimizda Kaplan'in bebek arabasi var, Stokke, hayvan gibi ve katlanmiyor. Mecbur otobuse biniyoruz, tekerlekli sandalye/buggy alanina park ediyoruz. Otobus duruyor ve tekerlekli sandalye biniyor. Sofor bizi indirecek mi diye tereddutte kaliyorum cunku bebek arabasi tekerlekli sandalyeye yer vermek zorunda ve ikisine yer yok, bazi soforler arabanin koridora tasmasini kabul etmiyor. Efendim ben ve kardesim ayaga kalktik ve o anda 'bir sey' itekleye kaka kollarimin altindan gecip yerime oturdu. O an kafam 'inecek miyiz, arabayi mi cekecegim, ne olacak?' karisikliginda oldugu icin cok umursamadim, bir yandan da herhalde tekerlekli sandalyeli adamin yakini bu, oraya oturmasi lazimdi da ondan gecti diye dusundum. Sonra ikinci 'bir sey' ok gibi beni teperek ileri atip diger koltuga oturdu. (alta resim koydum gorsel olarak anlayabilesiniz diye) Ben de ufak tefek degilim ki arkadas, oyle bana kalca atip iteklemek her babayigidin harci degil yani. ne oluyor yahu diye bakinca, iki tane yasli himbilla karsilastim. agiz burun egdiler 'burada artik biz oturuyoruz' gibilerinden. Ingilizlerim 'scum' dedigi bu varos mu diyeyim, white trash mi diyeyim, evsiz gibi bir seyler, beyaz ikisi de, hic bulasmadim bunlar uyusturucu bagimlisi bile cikabiliyor; efendim cirkef olabilirim ama onun da bir siniri var, camurla camur olmam. Elini kimin icin beline atacagini bilmeli insan degil mi? Kafami cevirdim ben de ama o da ne? Arkadan bir kadin bagirmaya basladi: "neden ittirdiniz kadini, bebek arabasini kaldirmak icin kalkti o, ne bicim insanlarsiniz siz be? kaba herifler" diye, aman Allahim, baska bir tombul ingiliz kadin, ki o da bunlar gibi hafiften hirpani/tekinsizdi, bunlarla bizim icin kavga etmeye basladi. Kadin "utanmaz, kaba insanlar!!!" diye bagirdikca bunlar koltuga daha da manda boku gibi yayilip: biz oturuyoruz simdi burada, bana ne, bize ne, sana ne modundalar. ben de it's ok, not a problem, leave it tadinda seyler soyluyorum. sonra bir anda, bu tombik kadinin yaninda kel bir herif vardi. bu kel herif oturanlarin erkek olanina SENIN ANAYI ZIKERRIMMMM 'tadinda' bir daldi...

gozunuzde canlanmaz belki, o tekerlekli sandalye resmi olan kisma eger tek. sandalye yoksa bebek arabasi konabiliyor. elemanlarin bizi itekledikleri koltuklar da hemen o alanin onundeki ikili koltuk. ben o sari tubun yaninda dururken buyuk basari.

Kapişin bebek arabası bir yana savruldu, ben bir yana savruldum :( çok korkunçtu, adamları araya girip ayırdılar, STOP IT STOP IT diye çığırırken buldum kendimi. hani insan çocuğunun bebek arabasının içinde güvende olduğunu düşünüyor da, değil aslında. Neyse ortalık sakinleşince bizim menemen testileri yerlerine kuruldular bir şey olmamış gibi, diğer kadın da sinirli sinirli onlara baktı, otobüsten inerken gene de TENKS dedim kendisine, partneri kırmızı bayrak görmüş boğa gibi saldırdı maldırdı ama olsun. 

Gubidi #3: İnsan müdüründen kazık yer mi?

Benim müdürümün karısı normalde arkadaşım. Kendisi bana 3-4 ay önce 'bende fazladan katlanabilir bir bebek arabası var, vereyim mi sana?' demişti (bedava). Neyse geçen hafta bu korkunç otobüs arbedesini yaşayınca aklıma geldi, kalabalık yerlere katlanan araba ile gitmek daha mantıklı. Ben de bu sabah müdürü görünce "len Saymin, Codi bana bir bebek arabası verecekti hala duruyor mu" dedim. Ulen Allahsız herif ayak üstü hemen demez mi : aaa evet, SATIYORUZ biz onu. Sattı bana ayak üstü arabayı. Hayır aslında almayacaktım ama raincover, footmuff her şeyi tam duruyor ve yeni, çocugun dedesi almış onun yanında kalırken kullansın diye. 20 pounda aldım bunu (yenisine baktım sonra, 100 kusur bir şey) Oha ya 20 pounda tamah ediyor diye içten içe sinir olsam da sonra aman boşver, karısı bunu bana bedavaya verse gözü kalırdı pezevengin, borçlu kalacağıma vereyim parasını hahaayytt dedim. (bu arada bu müdür şu olaydaki müdür, ilk tabansızlığı değil yani) aman bir garip canım b u ingilizler. İş yerinde satılık panosu var 5-10 pound için bir şey satacaklar diye fotoğraflı ilanlar vermeler falan. Ulen bizde olsa 5-10 pounda bir şey satmaya utanacağımız gibi, "adam alır bir sorun yaşar, sonra mahçup olmayayım" der atar gidersin :) 
Hmm belki o da doğru değil ama, bilemiyorum ikisinin bir ortası olmalı. 


Murakami, tam bir kilsin

Efendim 30 Agustos Cumartesi gunu Haruki Murakami Londra Piccadilly'deki o dev Waterstone'a gelecek, kitap imzalayacak dediler, aylar onceden ajandama koydum. Evet inanmayabilirsiniz ama artik (1.5 sene kadardir) bir ajandam var. Benim gibi duzensiz bir insanin bile buradaki seylerin 'esneksizligi'nden oturu bir ajanda tutmasi sart. cunku Turkiye'deki gibi oyle son dakikada telefon edip 'ya yarim saat sonra gelsem olmaz mi?' demek yok. Bu ayri bir konu, ama oldukca kafami kurcalamistir Ingiltere'de ortalama insanin takvimine/ajandasina bakmadan is yapmasi, baska zaman tartisiriz.

Efendim Waterstones sitesindeki kurallar dudak ucuklaticiydi:

Terms and conditions

  1. Haruki Murakami will be signing copies of Colorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage at Waterstones Piccadilly on Saturday 30th August at 11am. Please arrive early to avoid disappointment.
  2. Due to time constraints Haruki Murakami will sign a strictly limited number of copies only and there will be no dedications.
  3. Customers will receive their wristband for this event when they purchase Colorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage on Saturday 30th August at 8.30am, or when they bring a valid Waterstones receipt/Waterstones.com despatch note with their copy on the day of the signing.
  4. One wristband will be issued per customer, on a first come first served basis, and are non-transferable.
  5. The first 200 people in the queue will have the opportunity to meet Haruki Murakami on the day and have their book signed. Please note books for signing are limited to one copy of Colorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage per person, in order to accommodate as many of our Haruki Murkami’s fans as possible.
  6. Those who are not lucky enough to meet Haruki Murakami on the day, will be guaranteed the opportunity to buy a rare pre-signed edition. These will be limited to 200 copies only, one per person.
  7. Please note that no photographs or cameras are allowed.
  8. We are expecting a large number of customers to attend this event and wristbands are limited, we hope to be able to allow as many people the opportunity to have their book signed, however please note Waterstones cannot guarantee entry.
  9. The signing time is discretionary. All details are subject to change.

Simdi bu yukaridaki alinti Waterstones'dan ama altlarini ben cizdim.

Ulan Harukami(kisalttim artik, busun sen);


  • Zaten kitaplarinin sonunda zibilyon tane soruyu havada birakir durursun, dunya bir metafordur diye kolaya kacarsin, bu yuzden kilim sana AMA, nedir bu kendini dunyanin en iyi yazari zannetmeler? herifin keyfine bak, sadece 400 kitap imzalayabilirmis bir gunde. 200 tane insana dayanabilirmis. Ulan senden kat be kat iyi olan yazarlar dahi bir event'e katildiklari zaman orada 2-2.5 saat geciriyorlar. Nasil bir bitchyliktir bu ki 1 saat kaldin, yuzyuze imzalatabilenlere DEDICATION (yani isme imzalama) bile yapmadin. Bu mudur senin okuruna verdigin deger?
  • Abicim kitaplarinda japon cuk sendromunu  dibine kadar hissediliyor, keske o gun ilk iki yuzde olabilsem, karsina cikip BAMYA PIPILI iste hehehehee diye bagirabilseydim.
Neyse ozetle o gun erkenden gittik ama insanlar gece 12'de gelip orada yatmislar, 342-343 numarayi alabildik. Pre-signed olan kitaplari sabahtan imzalamis zat-i sahane, imza 11'deydi, biz de cok beklemeyiz herhalde onlardan (Murakami'yi gorecek ilk 200'den yani) once aliriz kopyalari diyerek sabahin yedisinde beklemeye basladik. Bekledikce, 'ulan bu kadar beklemisken 1 saat daha.. 1 saat daha' diye diye orada toplam 5.5 saat Murakami'nin mabadinin keyfini bekledik. Iceri girenler sadece Murakami'yi 3 saniyeligine gorebilmisler. Ciktikca aglayanlar falan vardi. Ulan adam tenezzul edip adina bile imzalamiyor kitabi, neyine agliyorsun? Mal misiaaan diye kafa atasim gelmedi degil.

Efendim ozetle elimizde 2 adet (biri naz biri benim) imzali kitapla ve ayakta beklemekten sisip ramazan pidesine donmus ayaklarla gunu bitirdik. Bu arada bana da alir misin diye mesaj atan arkadaslarim oldu, nasil alayim canlar, Murakami dedigimiz zat  edebiyat dunyasinin en bitchy adamlarindan biri cikti! peh!


bugun icimden geldi, Ingiliz'lere uc neden sorusu:

1. Neden tum gun yaninda oturdugum halde donup bakmaz, konusmaz ama tuvaletten cikinca bana gulumsersin?
kibarlik mi, yoksa, oh be patir patir sictim, acayip rahatladim, artik senin meymenetsiz yuzunu gorsem bile gulumseyebilirim mi demek istiyorsun? yoksa tuvaletin deliginde benim henuz kesfedemedigim ilginc bir seyler var ve insani gulduruyor mu? tuvalete gidiyorum, gulumsemeye!
2. Neden, ama neden, koridorda ben 100 metre otedeyken bile arkanda biri var mi diye kontrol edip, varsa kapiyi tutup bekliyorsun? YETER! elimde kahve bardagi ile kosarken bulmak istemiyorum kendimi abi, tutma o kapiyi, ne usak ruhlu milletsiniz kardesim, ben kapimi kendim acarim. stres ediyorsunuz beni. Vallahi aslinda siz pezevenklere mustehak olan agir agir, sirita sirita yuruyup tenk yuuu diye yanindan gecmek.
3. Neden, ama neden bu ofiste surekli bir kart dolasiyor, neden habire tanimadigim, selamlasmadigim Ian/david/daniel/robert/ veya richard'a get well soon, good luck, well done diyorum abi? banane yani. hepinizin de isimleri ayni, iyi ki surada 72 millet var da degisik isim goruyorsunuz, biktim ulan bu gostermelik kart merasiminden. o kartlari verdigin adam okuyor mu acaba, yemin ediyorum bir dahaki karta here is some good wishes from your turkish mate diyerek nah cizicem. gostermelik kart wishlerinden icim SIKILDI
oh be....

2014 Yaz Tatili Maceraları Part 2: West Yorkshire

Part 1'i henüz popomu kaldırıp yazamadım, o yüzden önce part 2 geliyor, part1 sonra.

Bu yaz leyleği havada mı gördük ne, kısa kaçamaklar yapıp duruyoruz. Bebekle yorgunluktan geberiyor insan ama değiyor. Önce Norfolk, sonra da West Yorkshire yaptık bu temmuz-ağustos dönemi. Sanırım ben hayvanın gövdesindeki etleri titizlikle ayıran kasaplar gibi İngiltere'yi dilimlere ayırdım ve teker teker hepsini geziyorum. Son hedef Yorkshire Dales National Park'tı.

Bebişimiz Kaplan'ın tam da 1 yaşına girdiği gün kendimizi yollara vurduk. Tee 3 ay öncesinden internetten mis gibi hiçliğin ortasında bir cottage kiralamıştım. Ev sahibinin kibarlık edip bizi uyardığı üzere en yakın telefon sinyali 2 mil ötedeydi, o derece. Kaşınmıştık.

gercekten de hicligin ortasinda cottage'imiz. Beyaz olan tabi ki. baska ev mi var orada??
Of tanrım, yola çıkarken nasıl da şendik. Gavurun bank holiday weekend break dediği şeyi yapıyorduk, otobanda THE NORTH yazan tabelaya geliyoruz bebeğim diyerek kaş göz ediyorduk. Bisikletlerimizi de (3 adet) arabanın arkasına taktığımız bisiklet taşıyıcısına yüklemiştik. Bisikletler biraz fazla sallanıyordu bu yüzden hızlı başlayan yolculuğumuz yavaş devam etti. Ev sahibimiz Jim'i aradım, biz gecikeceğiz dedim. Jim de bana 'iyi o zaman ben anahtarları garajdaki buzdolabının üzerine koyarım' dedi. Bu havadis 'la ya anahtar orada olmazsa??' diye yüreklerde hafif bir titremeye yol açsa da enseleri karartmadan yola devam ettik. Normalde 4 saat 10 dakika gözüken yol, bitmek bilmiyordu. Navigasyon aleti yani Tomtom bize yine kazık atmış kapalı yollara götürmüştü, üstelik benzinimiz bitecekti. Benzin al, yolu bul, aboooww o tavşanı ezme diye diye gece 1 de tomtom bizi hiçliğin ortasına, ışık bile olmayan bir yere götürüp 'you have reached your destination' dedi... Hayır cidden, Yorkshire Dales national park tabelasını gördükten sonra zaten tek şeritlik ama gidiş geliş olan yolda gitmiş, 6-7 tane tavşana çekilsin diye selektör yapmış, bir kirpinin karşıdan karşıya geçmesini beklemiş ve 3-4 tane dana gibi baykuştan ödümüz kopmuştu. Tırsa tırsa o ışıksız ortamda arabanın dörtlülerini yakıp aşağı indik. Nerede ulan bu cottage diye sağa sola bakınmaya başladık. Bir yandan el feneri olsaydı diye hayıflanırken bir yandan n'apsak diye düşünüyorduk. Sağa sola bakınmalarımız sonuç vermemişti, ortada ev mev yoktu. fakat yukarı çıkan 2 toprak yol vardı. Biz de haydi bismillah diyerek yola davrandık. Kaplan bebiş de arabada durmuyordu onu da kucağımıza aldık, gecenin birinde dağın başında, telefon çekmeyen ortamda 1 yaşında bebek ve 4 yetişkin  cep telefonu ışıklarını fener gibi kullanarak başladık yürümeye. yukarıda beyaz bir ev gördük, aha!! bu web sitesinde fotoğrafta gördüğüm cottage'a benziyordu. Cidden sinir olmuştum, bu evin sahibi ne mal adamdı, madem ev yolun üstünde değil, insan toprak yol var diye anlatmaz mı, benim götü yere yakın, araziye uygun olmayan honda nasıl çıkacak bu yolu diye adama bela okurken evin yanına vardık. Sağa sola yeniden aval aval baktıktan sonra garaj maraj görememek de bizi yıldırmadı. Bir cottage kiralamıştık ve başımızı o eve sokacaktık arkadaş!!! Resmen viyana kapılarına dayanan Türkler gibi evin kapısına dayanmamız, içeri girip  LAN İÇERİDE KEDİ VAR, ÇIKIN LAN ÇIKIN BU EVDE İNSAN YAŞIYOR diye panik içinde kaçışmamızla son buldu. feci püskürmüştük. Yorgun, aç, uykusuzduk. Kös kös geriye indikten sonra bir de arabayı geri geri soktuğumuz toprak yoldan çıkarma sıkıntısı yaşadık, hadi yarım saat daha orada uğraş. Sonra artık toprak yolda zorlanan arabanın egzosunu solumak zihnimizi mi açtı ne olduysa 'ulan gelirken tek tük evler vardı, onlardan biri olmasın' diyerek 10 km/saat ile ana yoldaki evlerin yanından geçmeye başladık.


cottage'ımız son derece cosy idi
En nihayetinde resimde gorulen dag basi tabir ettigimiz konumdaki evi onundeki nal gibi DEE cottage yazisindan taniyip bulduk. Yoksa 'bu web sitesindeki resimdekine benziyor' diyerek Dent kasabasinin Cowgill yoresindeki butun evleri tek tek dolasacaktik. Allah korusun mabadlarımıza birer kazma, ne bileyim birer kürek monte edilebilirdi. Profilden benzettiğimiz ve garajını başarı ile tespit ettiğimiz evde garajdaki anahtari bulan kizkardesim Naz, adeta suyun kaldırma kuvvetini bulmuş arşimet gibi dışarı fırlayıp 'bu soğukta arabada kıçkıça yatsak ısınır mıyız lan?' diye kara kara düşünen ailemizi sevince boğmuştu. Kendimizi içeri atıp soğuktan titreyen popolarımıza azıcık gün yüzü gösterdik.

ertesi gün ateş yakmayı başarınca keyiflerimiz o biçim oldu doğrusu
                            
jim ile biz-1
jim ve biz 2, kapinin bakışlarındaki dehşete dikkat.
Jim'in sakalına asılmak için az hamle etmedi teccalımız.
Bu tatili benim için en özel kılan şey ise ev sahibimiz 78'lik delikanlı Jim oldu. Adeta yorkshire'ın gandalf'ı diyebileceğimiz, on parmağında on marifet, tatlı sohbeti ve ilginç hayat hikayesi ile ilk kez gittiğimiz yerde avlanan değil avcı olmamızı sağladı. Evet ne de olsa İngiltere'de gürültücü bir türk aileydik ve her gittiğimiz yerde tropikal papağanmışız gibi incelenip didiklenmeye alışkındık. Fakat tatlı Jim'i biz didikledik, o da döküldü. Jim eşini geçen sene kaybetmiş, bir yastıkta tam 52 sene. Ben bu satırları yazarken eminim o şu an oturma odasında Doreen'in resmine bakarak oturuyor. Alyansı hala elinde, yaşı gözünde adamın. Doreen'in öldüğü günü anlatırken ağladı. Roman gibi bir hayat yaşamış, baba pencere temizleyicisi, ayrıca fostering dediğimiz koruyucu ailelik modeli ile onlarca çocuğa bakmışlar. Bir fahişenin biri çinli, biri pakistanlı biri de zenci olan 3 çocuğunu yolun kenarında bırakıp gittiğini, bu çocukların onlarla büyüdüğünü, babasının Pakistanlı olanı çok sevdiği için ona bir ev bıraktığını vs. anlattı. Macaristan'dan gelen 13 tane mülteci askerin evlerinde kaldığını ve yine evlerinde kalan kızlardan (kızkardeşim diye bahsediyor) biri ile evlendiğini, bir oğlan çocuklarının olduğunu ve sonra ikisinin de defolup gittiğini, o oğlan bebeği de kendilerinin büyüttüğünü... daha neler neler. Pandora'nın kutusu gibi mübarek. İş olarak neler yapmamış ki? Motor üzerine gemilerde çalışmış, halı dokumuş, pencere silmiş, baca temizlemiş... Tam bir eski toprak. Sohbetine doyum olmayınca adamın biz de kahvaltıya çağırdık sonraki sabah.


Adam malum İngilizin dağlısı. Sabah porridge'ini yer, bilemedin bacon'unu yer yanında yumurtası ile. Biz ise Türküz abi, dağın başına gidiyoruz, yemek çıkımız olmadan veya en yakın köy meydanındaki fırını tespit etmeden orada var olmamız mümkün mü? Sermişiz sofrayı peynir zeytin 2-3 çeşit ekmek, köz biber, Jim'in gözleri patladı, kahvaltıya daha kaç kişi davet ettiniz diye espri bile yaptı.  Neyse yedik içtik ardından bisiklet sürdük. Annem Kaplan'ı bebek arabası ile yürütürken biz de bisikletteydik.
Şimdi biraz resimlerle anlatayım olayları:

Bisiklet yolunun üzerindeki nefis böğürtlenlerden epey yedik (blackberry)



Kapiş Tavukla pek bir hoşbeş oldu, tavuk da 7 yaşındaymış, yani insan olsa 110 yaş


Historic Dent kasabası, avuç içi kadar bir yer ama gerçekten güzel.



Bu da Jim'in kendi yaşadığı ev, 1500'lerden kalma...


Jim'in mutfağı

Her yere dağılmış gezinen koyun kardeşler

Bisiklet sürerken yanımızdaki tarladan geçen yabani keklik sürüsü

Yorkshire Dales'in hemen her yanı bu şekilde, ne manzara ama. Lake District yani Cumbria ile yanyana ve Kendal'a çok yakın ama bu yöre daha az turistik. Yani Lakes'ten çok daha az kalabalık, ingilizin unspoilt dediği şekil bir yöresi...

Jim bu Robin/Kızılgerdanları ellerinden beslediğini anlattı, gerçekten de kaçmıyorlardı

Böğürtlen yiye yiye yürüyüş...

Kendal şehrine tepeden bakış

Bunların adını bilen var mı?

Minik adamımız Dent kilisesinde babası ile yürüyor

İngiltere'nin en yüksek tren istasyonu Dent'teymiş ve trenin geçişi çok tatlı bir manzaraydı

Ingleton

 Ingleton'da Wild West festivali vardı, Amerikan sivil savaşı canlandırdılar, hayret ettik aslında, genelde İngilizler pek Amerikan hayranı değildir :)

Kiliseden bir tavsiye

Sizergh Castle, nedense bu yöreye ne zaman gelsek buraya uğruyoruz. National Trust üyeliğimizi burada almıştık, ilk göz ağrısı diyelim


Oh ne güzel, ne hoş değil mi? Evet ama 4. gün yani dönüş günü bütün olay bir kabusa döndü. Bisikletleri arabanın arkasına koyup taşıdığımız aparat yolda giderken çottt diye kırıldı. Allahtan otobanda değil köy yolundaydık. Hemen bir cep bulup girdik, bisikletleri yoldaki viraj tabelasının ayağına kilitledik ve telefon sinyalinin çekeceği umudu ile haritadaki en yakın kasaba olan Masham'a sığındık.


Masham'da sığındığımız pub/hotel, Allah razı olsun getirin bisikletleri dediler, atladık arabaya yeniden, ben naz ve memo'yu bisikletleri bıraktığımız yere götürdüm, onlar 2 bisiklete binip geldiler ve  daha eski olanı orada, hiçliğin ortasında bıraktık. nihayetinde geri gelen bisikletleri pub'ın avlusuna kilitledik.


Mehmet kırılan aparatı hazin gözlerle inceliyor. Bunu Halford's denen mağazadan almıştık, online olarak. Maalesef bizim arabaya uygun değilmiş. Halfords hiçbir sorumluluk kabul etmedi. İkinci bir darbe de bizim arabaya ekstradan parça yaptırmadan bisikletlerimizi taşıyamayacağımızı öğrenmek oldu. Yani özetle, bisikletler şu an bizden 200 mil uzakta, Masham kasabasındaki Kings Head 'de yatıyor... Sanırım haftasonu van kiralayıp gidip alıp geleceğiz! bakalım... Yola çıkarken makine üstadı Jim zaten işiniz yaş, aman dikkat demiş ve hatta bisikletlerin birini orada bırakmayı teklif etmişti. Biz de aslında bişeycik olmaz modunda da değildik, hatta epey strese girdik ama Memo inat etti, büyük bisikleti orada bırakmadı . (Sonradan gelip alacaktık tabi ki de!) Jim biz giderken gevrek gevrek gülüp, road report'u dinleyeceğim aman dikkat dedi bir de.


Peki bu tatilden çıkarılan hisseler nedir?

  •  bisiklet taşıyacaksanız aparatın arabanıza uygun olmasını kontrol edin, recommended olsun. Allah korusun kaza var bela var, taşıyıcının adının 'universal' olmasına aldırmayın ve bizim gibi salaklık etmeyin.
  •  Hangi kasabaya gidersen git mutlaka bir Türk var, kendisi kebapçı oluyor ve neden ingiltere'de tatil yaptığımızı anlayamıyor, niye türkiye'ye gitmek varken bu nalet yerde geziyoruz (hiçbiri sevmiyor britanya'yı, hepsi türkiyeci ama türkiye'ye dönen yok)
  • dağa giderken el feneri alın


**Part-1 yani İlk keşif gezimiz ise Norfolk'a ve 'area of outstanding natural beauty' denilen kumsallarına yaptık. Orada da Barbara ve Rob'un cottage'ında kaldık. İşallah vakit bulunca o yazıyı da yazacağım,onların hikayelerini de, ne de olsa hepsi anı bunların...