Anneler gününde emzirmeyi bırakıyorum

Sütü olan bir annenin bebeğini ne kadar emzireceği, kişisel bir karar ve bırakmak isteyene de devam etmek isteyene de saygı duyulmalı. Bu yüzden kesinlikle şu kadar emzirilmeli, bu kadar yapılmalı diye ahkam kesecek değilim. İstemeyen 1 gün bile emzirmeyebilir, isteyen 5 yaşına kadar emzirir. Çocuğu ve kendisi için doğru olan neyse herkes onu yapmalı, kimse aynı insan değil.

Kuran'a göre emzirme süresi anne karnına bebek düştükten sonra 30 ay. Bebek 24 ay olana kadar da devam edilebilir tabi ki. Benim oğlum şu an 20-21 ay arası ve bu güne kadar kendim isteyerek emzirmeme rağmen zaman zaman gerçekten zorlandım. Son zamanlarda kontrolümden çıkan bir bağımlılık haline geldiği için bırakmaya karar verdim. Bugün anneler günü, 10 mayıs 2015 ve ben emzirmeyi bırakıyorum :) Mehmet alay ediyor efsane yazıyorsun diye :)

Aslında bir yandan mutluyum :

- artık geceleri uyanmayacak
- Günde 3 kere sıçmayacak
- Emzirmenin fiziksel yükünden kurtulacağım
- Memelerim yine bana ait olacak, good old memiks.

ama bir yandan da üzülüyorum çünkü aramızda paylaştığımız bir şeydi bu sonuçta, bir kere bıraktın mı dönüşü yok. Bebişlik döneminin bitişi...

Eh, tarihe not düşmüş olayım, 10 Mayıs 2015, emzirmeyi bırakıyorum.
Sevgili arkadaşım Özge'nin tavsiyesine uyarak göğüs uçlarıma ten rengi bant yapıştırma yöntemi ile bırakıyorum. O kadar üzüldü ki memme gitti? diye sayıklıyor yazık. Sabahtan beri kaç defa geldi baktı. Bir de ilk seferinde evde emzirdiğim yerlere tek tek beni götürüp yeniden denedi yazık :) Yani mesela her zaman oturduğumuz koltuğa gittik baktı memelerin ucu yok hadi bu sefer diğer tarafa gittik baktık, orada da yok, sonra da yukarıda baktı, yok. Meme olmayınca ağzından çıkan ikinci kelime ise: Park! Çocuğun kafası böyle çalışıyor demek ki, Sex drugs and rock n roll misali, Meme, oyuncak ve park :D

Sizin çöpünüz bir başkasının hazinesi olabilir!

Dur korkup kaçma, vallahi kişisel gelişim yazısı değil bu. İngilizlerin 'One man's junk is another man's treasure' diye bir sözü var, bunu çevirmeye çalıştım çünkü ben bugün nihayet 1 senedir ha bu pazar gidelim, ha önümüzdeki pazar gidelim dediğimiz CAR BOOT SALE'e satıcı olarak gittim:)


Car boot sale nedir? Adından da anlaşılacağı gibi arabanın bagajında yapılan bir satış. Evde çöpe atacağın veya hayır kurumuna bağışlayacağın ne varsa Allah ne verdi ise arabaya doldurup götürüp  önceden belirlenmiş bir arazi/alanda sergiliyor ve satıyorsun. Bizim bir senedir gidemeyişimizin altındaki sebep bunun sabahın kör karanlığında başlıyor olmasıydı. Saat sabah 6'da satıcılar tezgahlarını açıyor, bu da sabah 5'te kalkmak demekti. Bir senelik  WE CAN DO IT! hönkürmelerinden ve haftaya daha az eşya ile ev taşıyabilme ihtimalinin yarattığı motivasyon ile karga bokunu yemeden uyanıp kör karanlıkta kara kışta Trumpington Car Boot sale'e gittik.

Bu Car Boot sale'er ağızdan ağıza yayılan şeyler, belirli bir internet sitesi yok, internetteki bilgiler çok eski. O kör karanlıkta götümüz dona dona araba sürerken anneme, 'Anne ya biz her şeyi toparladık gidiyoruz ama bu soğukta bu saatte kim gider ki abi, geri döneceğiz bence kös kös' dedim. Fakat ne kadar da yanılmışım. Azimli İngiliz Teyzeler, amcalar bizden önce varmışlar ve adeta hep orada var olmuşlar gibi tezgahları ile bekliyorlardı gittiğimizde. İçimden koskoca bir yuh çekerken arabanın yanında bir adam bitip bizden giriş ücreti olan 10 pound'u rica etti. İçimden 'Allahım hem soğukta sıcak yatağımdan kalktım geldim -annem çok ısrar etti gitmek için artık- hem de buraya 10 pound bayılacağım!' diye geçirdim. Ulan benim getirdiklerimi kim alır ki falan diye düşünüyorum.  Bir yandan da 'Bari 10 poundu çıkarsak :(((' diye üzülüyorum. Daha önce konuştuğum arkadaşlar, yarı dolu parfüm şişesinden eski sutyene kadar her malın bir alıcısı olduğunu belirtmişlerdi! İnanmamıştım. 

Biz de kaderimize teslim olup tezgahı kurduk. Efendim hava eksi 1 dereceydi ve normalde sıcak olması gereken bölgelerim hayatlarında ilk kez arktik kış yaşayarak buz gibi olmuşlardı. Ayak tırnaklarım adeta düştü düşecek parmaklarımın üstünden, öyle zonkluyorlar soğuktan. Sağa sola bakıyorum insanlar tedbirli gelmişler, portatif masaları tezgah yapmış, katlanan taburelerinde termoslarından kahve/çay höpürdetip müşteri bekliyorlar hımbıllar.

Aklıma küfrederken müşteriler pıtır pıtır gelmeye başladı. Hepi topu 50 p'ye alacağı bir şeyi insan ne kadar inceleyebilir? En üst sınırına kadar bu sorunun cevabını aldım. Sanırım 10-15 farklı milletten insana eşya sattık. Bebek giysileri, bebek yürüteci, oyuncak, plastik saklama kabı, roll on deodorant, küpe, toka, eski cüzdan, çanta, eski kıyafet, vs vs... Toplam 52 pound hasılat - 10 pound =42 pound kar. Normalde 12'ye dek sürüyor ama soğuktan ayaklarımı yere bastığımda acılar içinde kıvranmaya başladığımda saatler 9:30'u gösteriyordu ve arabamıza her şeyi geri doldurup kendimizi eve dar attık.  Biz çıkmaya çalışırken yaşlı bir emmi 'you've had enough ee?' diye bağırıyordu üzerinden geçmek istedim. 

Yolda "42 pound için değer miydi?" konulu sohbetimize giriştik.

42 pound için değmezdi belki, ama çok güzel bir tecrübeydi. 

  • Hayatımda görmediğim acayip tipler gördüm.
  • Satış yaptığımız ortamı ve eşyaları düzenleyip dururken İnsanlara bir şeyi nasıl sunduğunun dikkati nasıl çekebildiğini gördüm,  geçip gitmek yerine durmayı tercih ettikleri koşulları vs. denemek/yanılmak çok hoştu.
  • Gerçekten bu ülkede hiç İngilizce bilmeden yaşayan Doğu Avrupalılar olduğunu gördüm.
  • İlk kez satıcı olarak çatır çatır pazarlık yaptım. Bu biraz 'uncomfortable' bir histi ama onu da yırtıp atmış oldum en azından.
  • Her çöpün gerçekten bir alanı varmış, bunu yerinde gördüm ve onayladım :))
  • Hayat bilgim +1 oldu bence.
Eve gelince ne mi yaptık? Hasılatı gururla ev halkının gözüne soktuk. Sonraki 2.5 saat ise soğuktan pamuk helvaya dönen ayaklarımızı ısıtırken bir yandan evin içindeki eşyalara yoklama amaçlı göz gezdirip, bir yandan da garajda kalan eşyaları hayal ederek 'ilk fırsatta gene gidelim, şunları 1'er pounda birilerine kilitleyelim' diyerek hain planlar yaptık :D Sanırım annem ve ben normal insanların zevk aldıkları şeylerden değil, böyle manyakça şeylerden zevk almayı çok seviyoruz.




Ahlak, namus, taciz, tecavuz

Pusulada kirmizi okun daima apis arasini gosterdigi bir toplumuz. Ahlak, namus ve bu ikisine ilistirilmis itibar kimi insan icin can alma veya canindan olma araci. Kadinlarin iki bacaginin basladigi yerde, insan mantigi bitiyor. Buyuk, kalin tasmalarla birbirimizin boynunu sikiyoruz.

Bu cok ahlakli olma gayretindeki ulkede, kucuk kasabalarda, bazen tecavuz haberleri cikiyor. Mesela N.C. davasi gibi. Yirmi kusur insanin, kucucuk bir kizi fiziken ve ruhen yiyip bitirdigini okuyor ve nasil oldugunu inanamiyoruz. Nasil oluyor da, kendi cocugu olan, is guc sahibi orta yasli adamlar, yere dusen kirintiya kosan karinca gibi ususuyorlar sahipsiz gordukleri bir kadinin basina? Nasil oluyor da kadin, kiz, illa bir "sahiplilik" sahibi olmak zorunda oluyor? Kizlarimiza neden cok goruyoruz biz ozgurlugu?

Tecavuzculer serbest kaliyorlar. Cogunlukla, tecavuzcu bile sayilmiyorlar. Riza, iyi hal, X- Y niyeti gibi kaliplarla siyriliyorlar isin icinden.

Ustelik toplum onlari tukurmuyor bile. Yaptiklari, ettikleri yanlarina kalmis olarak yasamaya devam ediyorlar.

Ve ayni toplum, icinde tecavuzculeri buyuk bir comertlikle barindirdigi halde, ahlakli olduguna inanmaya devam ediyor. Omurgasi coktan kaymis bir inanc iskeletinin uzerinde, gercekten de ahlakli, namuslu insanlarmis gibi kendilerini ve baskalarını kandırarak.

Ozgecan Aslan, mekani cennet olsun, olmeseydi muhtemelen tecavuzcusu serbest kalacakti. Su an "idam" diye bagiranlar adliye onunde protesto bile etmeyeceklerdi muhtemelen. Bir gazetenin kenarinda kosesinde 'tecavuzcu dolmus soforu serbest kaldi' gibi bir baslikla gecistirilecekti  olay gundemden. Hep oyle olmadi mi? Bunu anlamak icin google'a "tecavuzculer serbest" yazip arama dugmesine basmaniz yeterli. Gecmis yillar, serbest birakilan kadin ve hayvan tecavuzculeri ile dolu. Butun bu canavarlar patlamaya hazir bomba gibi aramizda gezmeye devam ederken, ikiyuzlu namus kaygisi da yeni yetisen tecavuzculerin sirtini sivazlamaya devam ediyor...

Gelecek, kizlarimizin ceplerinde biber gazi tasimak zorunda olmadigi bir yer olsun, nasil olur bilmiyorum, ama olsun Tanrim. Sana yalvariyorum.

emlakcimiz ve yazdigi destanlar


Emlakcimizin adi Bradshaws.

Bu dunyada bagimsiz, kucuk ve guzel olan her seyin  yerini buyuk, umursamaz ve kaotik bir seyin alacagini kanitlarcasina bizim eve bakan bagimsiz emlakciyi satin alip yuttular. Bradshaws gercegi ile kapimiza gelen ‘Biz Property Solutions Centre’I satin aldik, haberiniz olsun’ mektubu ile tanistik. Bilen bilir, Ingiltere’de her sey mektuptur, kagittir. 1 ay tatile gidin, dondugunuzde kapidaki mektup deliginden yoklugunuzda yigilan bir tomar mektupla yuzlesirsiniz, onemli olanlari ayiklamak yarim saat surer. Hani Turkiye’de bazi kitapcilarda suslu mektup acacaklari satilir. Cok begenirsiniz ama ‘ne isime yarayacak ki?’ diye dusunup almamisliginiz olmustur belki. Iste o acacaklar burada ise yariyor cunku haftada bana gelen mektup sayisi en az 10 adet falan, bu ulkede butun iletisim kagit uzerinde. Zarflari, icindeki kagidi yirtmadan acmak bir sanat. Neyse, bu gelen mektubu cok da dert edinmedim, heyhat ne de yanilmisim. Keske P.S.C. yani eski emlakci icin helva kavurup 2-3 gun yas tutsaymisim.

Bradshaws’un (kendisine B. diyelim) bakis acisini ve yaklasimini cozmek cok zaman almadi. Eve incelemeye gelecegini bildirip gercekten de gelen ceberrut tipli iri sarisin ayakkabilarini cikarmasini 3 defa soyleterek sinirlerimi ziplatti. Sonra evle ilgili yapilmasi gerekenleri soyleyip omuz silkti. Evde duzeltilmesi gereken seyleri soyledim, ama 'ev sahibini sizin sefil varliginiz icin rahatsiz edemeyiz' tavrini elden birakmadi. Yaklasim tamamen "ev yansa bile fark etmez, yeter ki ev sahibine haber vermeyelim, ev sahibini rahatsiz etmeye gerek yok " tarzi bir yaklasim. Yani acikcasi eve ne oldugu hic popisinde degildi B.’un. Diger emlakci evde birden fazla tuvalet olmasina ragmen tuvaletlerden birinin bozuk sifonunu, siparis edilen parca icin 1-2 ay takip etmisti. (Evet bir sifonun tamiri o kadar surebiliyor, burasi Ingiltere) Ayrica adam gelir, cimi soyle biceceksiniz, bunu boyle yapacaksiniz gibi bilgiler verirdi, seker de bir amcaydi. B. bahceye bakmadi bile. Hatta hemen hemen hicbir yere bakmadi. Iceri girdi, ayakkabisini cikarmak zorunda olunca cinleri tepesine cikti, bikbik'ini kapinin onunde yapip cekip gitti, gidis o gidis.

Ingiltere’de ev kiraladiginizda emlakcilar 3 veya 6 ayda bir evi denetlemeye gelir. Amac eve zarar verilip verilmedigini kontrol etmek, sizin evle ilgili bir maruzatiniz varsa dinlemek vs. falandir. B. bize son bir bucuk sene icinde toplam 4-5 tane mektup gonderdi, falanca gun falanca saatte denetime gelecegiz diyerek. Eve ayakkabi ile girip dolasmasinlar diye ozellikle tum gun evde bekledim, ama hicbirinde de gelmediler. Attigimiz maillere yanit donme konusunda takindiklari tutum ise daha da facia. Bu arada B.’nin ev sahibimizden aylik yaklasik 100 pound yonetim hizmeti parasi aldigini da belirtmek istiyorum(kiradan kesiyor). Tabii tam olarak hicbir sey yapmadan alinan bu yonetim hizmeti bedeli, B. yi her aradigimda evin yerini, adresini soyledigimde karsilastigim ‘aaa bizde oyle bir ev mi var?’ tavri ile daha da gozume batmaya basladi.

Ama asil efsaneyi sanirim dun yazdi B.
Email atarak evi gostermeye insan getirecegiz 10 Subat Sali,  saat 2’de dediler.
Saat 2’de insanciklar kapinin onundeydi. Fakat B. ancak 2:30’da geldi. Yani potansiyel yeni musterilerini 30 dakika kadar sogukta unuttular.

Bu sabah ise soyle bir mektup aldim kendilerinden (bugun 11 Subat): 10 Subat Sali saat 10:30’da evi gostermeye(property viewing) adam getirecegiz.

Gonderdikleri mektubun 1 gun gec gelmesini gectim, viewing saatini bile dogru yazamamislardi…Bu arada adimizi, soyadimizi, evin bulundugu sokagin adini her mektupta yanlis yazmalarini, bir keresinde hic haber vermeden kapida bitip 'inspection' icin geldik demelerini soylemedim bile. Tabi ki, mektup gelmedi yavrum haydi yallah diye postaladik. Daha neler neler..Inanilmaz derecede kaypak, beceriksiz ve cekilmezler.

Iste boyle insanlarla ugrasiyoruz. Bir gun Turkiye’deki emlakcilari ozleyecegim aklima gelmezdi. B. bana bu imkansiz hissi de yasatti. Kendilerini tebrik ediyor, Allahtan cezalarini tez diliyorum. Ayrica evden tamamen ciktiktan sonra ev sahibine katmerli bir mektup yazarak her ay bos yere yonetim parasi odedigini, mulkunun B.’in ilgi alanina girmedigini detayli bicimde aciklayacagim.  Insanlik gorevimdir.

sanatci kisiligin inatci kisilige donusmesin dostum..yooo dostum yooo!



bu sabah ise gelirken once cop kamyonu sonra da gecen tren icin kapanan yolda mahsur kaldim.
bizim koydeki cop kamyonlari asla yol vermiyorlar. tren de yarim saatte bir geciyor ama garantici ingilizler gecmesinden saglam bir bes dakika once indiriyorlar bariyeri...sonra bekle Allah bekle. o an telefonuma sarildim ve kardesimi aradim. acmayinca da sesli mesaj biraktim; duygularimi o an besteledigim, bestesi ve guftesi bana ait bir eser ile. Tabi bu sancili yaratim surecine ofke, hayalkirikligi, modern insanin yalnizliginin onu surukledigi ucurumlar, kasinmak isteyip de kasinamamak, ise gec kalmanin ruhumda yarattigi endise yankilari gibi karmasik duygular ittirici guc oldu. Naz umarim sesli mesajlarini nasil dinlemen gerektigini biliyorsundur yoksa sanat eserim sesli mesaj kutularinin karanliginda kaybolacak.
Sanatci kisiligi ayni zamanda sasirtici bicimde inatci kisiligi olanlara selam olsun.

Facebook edebiyat gruplarinda kendilerinden bolca var. Hepsi birden fazla roman yazmis, ve kiymeti kadri bilinememis yazarlar olarak kurmali oyuncaklar gibi cilgincasina fiti fiti dolasiyorlar. 

Kucuk adamlar, guccuk hayatlar....Buyuk karin agrilari

Bazi insanlar baskalarina karin agrisi olmaya gelmisler dunyaya, bazi insanlarsa baskalarini karin agrisi edinmeye.

Hayatimin hatiri sayilir uzunlukta bir kismini "baskalari ne der, ne dusunur" diye dusunerek yasadim. Sonra bir noktada etrafimdaki insanlarin korkunc gocukleri oldugunu fark ettim. Kaza yapmis bir araba gibi girintiler ve cikintilarla doluydu insanlar. Bu kadar kusurlu insanin benim eksigim, kusurum, yanlisim hakkinda ne dusundugunu neden umursamaliydim ki? Herkes gocuklerini itina ile sakliyor ve zayif anlari disinda asla acik etmiyordu. O zaman bir karar verdim: gocuklerini saklayan insanlarla gonul bagi kurmayacaktim. Bunda ne kadar basarili oldum, bilmiyorum. Bazen gercekten cok sevdigim birilerini, bana gocuklerini gostermeseler de hayatimda tutuyorum, cunku insan duygulari 1+1=2 gibi formulize edilmiyor en nihayetinde. Ama en sevdigim arkadaslarim duru su gibi baktigimda icini gorebildiklerim. Keske herkes boyle olsa.

Ingiltere'de insanlarin cogu maalesef gocuklerini asla gostermiyor. Hatta gorseniz bile daha sonra gormemis gibi davranmaniz gerekiyor. Burada insanlar alabildigine yalniz. Ucsuz bucaksiz yalnizlar hem de. Bu beni gercekten uzuyor. Kocaman kocaman kadinlarin, adamlarin, yalnizliktan format degistirmesini gormek. Hepsi bununla yasamaya alismis ve alistiklari gibi kendi yalnizliklarinin icinde, sadece onlara ogretilmis oldugu usulde kendilerini umursayarak yasamaya devam ediyorlar.

Insan bence insanlar yuzunden karin agrisi yasamamak veya kendisi karin agrisi olmamak istiyorsa, kimse ne dusunecek dert etmemeli cok fazla. Aksi halde ya karin agrisisin ya da karnin agriyor :)

Kontrolu kaybetmeyin kardesim, ele alin

Bu hafta Londra'dayim. Sirket egitime yolladi. Hala emzirdigim icin otelde kalamadim ve Ingiltere'nin en kotu hizmetlerinden olan trenlerle her gun Cambridge - Londra arasi git gel basladi.
Uzun suredir Londra'ya gelip gitmemistim. Ozlemisim biraz. Gelip gezeyim bir ara!


Bugun cemkirecegim konu Sevgililer Gunu. Cambridge'de de var aslinda her yerde afisler, reklamlar vs. ama buyuk sehirde her sey daha buyuk ve insanin gozune sokulmak uzere tasarlanmis oldugu icin gunlerdir beynime monte edilen LOSE CONTROL reklam panolarindan ne kadar gina geldigini soylemek istedim.


Soz konusu reklam Fifty Shades of Grey'e ait. Grinin elli tonu. Okumaya tahammul edilemeyecek kadar kotu yazilmis, korkunc bir kitap serisi. Ilk kitabini 30-40 sayfa okuyabilmis ve 'bunu bu kadar ozel kilan ne?' anlamak icin internet uzerinden ozetini okuyarak hayatimdan cikarmistim. Ancak su an hemen her reklam panosu, otobus ustu, otobus duraklari, cop tenekeleri, ekranlar bununla dolu. Bu sevgililer gunu kontrolu kaybedin... Bu sevgililer gunu cok ozel olsun. (her sene ayni sey)


Hayir abi hicbir ozelligi yok sevgililer gununun. Bunun parcasi olmayin,  sevgililer gunu kutlamayin. Su dunya uzerinde hala mantikla, ahlakla yasamaya calisan biri olarak bu mutlu olmak icin para harcama odakli yasama biciminin topluma pompalanisindan igreniyorum artik.

huff ya da puff degil, bir gonul meselesi bu ki...

az evvel birine bir sey anlatirken 'suratima oflediler' demeye calistim. once huff sonra puff dedim sonra da 'huff midir puff midir bilemiyorum artik bu duruma hangisi uygunsa onu kabul et' dedim. bunu dedikten sonra da gulmeye basladim. anlattigim sey komik de degildi. Gun itibari ile Britanya'da deli (pardon mentally challenged)oldugumu dusunenlerin sayisi bir artti.
Burada beni tam olarak gulduren sey huff veya puff degil cumlemin sonuydu. "not sure if it's puff or huff btw, whichever sounds right in this case, it is it."
It is it ne ya? Benim ingilizcem gelisecegine geriye gidiyor valla.
Itizit abuzittirizittiribittin mi zoonkk yapasim geldi. yapamadim. icimde kaliyor ben bunlari yapamadikca, sonra guluyorum kendi kendime. sarhos noel babalar gibi yavasca uzaklasiyorlar. very uncomforteybil.
Neyse en azindan 'login' bilgilerim calismiyor diye tum sirkete mail atan adamdan daha garip degilim. Siralamada hala benden kotuler var.

Ne güzeldir ingilizlik volum 1- deliler kaçar, sirenler öter




İngiliz kız topuzu
Evimizden taşınmaya çalışıyoruz. Daha doğrusu taşınacak bir ev bulmaya. Bütçemiz sıkı ve isteklerimiz bol olunca dünyanın en pahalı ülkelerinden birinde ev bulmak epey zor. Emlakçılara 'iki tuvaletli olmalı' deyince zaten kaşları havaya kalkıyor. Şehir merkezine yakın evler eski olduğu için maalesef banyolar bir tane ve genelde alt katta.. Hoşgeldiniz mutfakla bitişik banyoya! Bu arada domates topuzlu ve babetli emlakçı kızlardan da gına geldiğini belirtmeliyim. Her yere acelesi varmış gibi giden, pek çok şeyi 'bitse de gitsek' duygusuzluğu ile yaşayan ve sorduğunuz soruların %90'ına 'I need to check with hede hödö' yanıtını veren dünyadan habersiz bu insan tipi acaba özel hayatında ne kadar duygulu benim için inceden inceye merak konusu. Henüz bu tip bir arkadaşım olmadığı için gözlem şansım olmadı. Neyse, bugün bir ev gezdik ve beğendik. Sonra Mehmet'ten bir mesaj geldi. Meğersem evin olduğu yere yakın bir akıl hastanesi varmış ve arada bir deli (ya ayıp ediyorum, mentally challenged demem gerekirdi) kaçıyormuş oradan. Tövbe bismillah.
Hemen o bölgede oturan bir arkadaşımı aradım. Evet, kaçıyormuş ama kaçınca siren ötüyormuş. Benim kafam gitti geldi bir. Neyse sonra başka bir arkadaşıma bu konuyu açınca o da söz konusu hastanede 2 koğuş olduğunu, kendilerine zarar verenler ve etrafa zarar verebilecekler (katiller!) diye ayrıldığını ve ikinci koğuştan kimsenin kaçmadığını, birinci koğuştan kaçanlar olduğunu söyledi.  Çünkü ikinci koğuşta güvenlik önlemleri çok sıkıymış ama ilkinde daha gevşekmiş. Siren ötmesi de tren hattı içinmiş, yazık gidip intihar etmesinler diye. Böyle ben baktım arkadaşımın suratına, o da bana baktı. O an içimden geçenleri ifade edecek İngilizce kelime bulamadım, tenk yu dedim döndüm önüme. Ben bu ülkeyi hiç anlamıyorum sevgili blog. Nedense elime ıslak, budaklı bir meşe odunu alıp pek çok insanı kovalayasım geliyor ama beni de aynı hastanenin ikinci koğuşuna tıkarlar korkusundan pısıp yapamıyorum.

İrlandalı Encıla Teyze üzerinden güzelleme: İyilik din, dil, ırk bilir mi kardeşim?

Kardeşim bir süre bizimle kaldı. vize başvurusu vs. yapacağı için kalacak yerden mektup gerekti, benim emlakçılar da tabi ki etliye sütlüye el sürmek istemeyen tembel ...ler oldukları için umursamadılar. Böylece ona bir oda tutmak zorunda kaldık.
Bu odayı ilk tuttuğumuz gün, Angela teyze ve kocası Geri (of tamam biliyorum Gary ama ben geri demeyi seviyorum işte..) ile tanıştık. Angela teyzenin önden 3 dişi yoktu, evi çok pisti, çok fazla ve hızlı konuşuyordu, paraya çok sıkışmıştı. Evinde 2 kişi daha kalıyordu ve zaten emlakçımıza sinir olmuş o ruh hali ile  adeta çökmüş, "Cambridge yöresinde olabilecek en kenafir kadını ev sahibi diye bulduk" diye üzülmüştük. Fakat heyhat, zaman bize gerçekten insan sarrafı olmaktan ne denli uzak olduğumuzu gösterdi ve bizi utandırdı.
Her şeyden önce Angela teyze son derece anaçtı. Kaplan'a bir muz önermiş, 'yemez o' dememe rağmen Kaplan muzu komple indirmişti. Encıla'nın 3 dişi torunu ile oynarken yediği bir kafa darbesi sonucunda mefta olmuş, azıcık samimiyet kurunca bize eli ile ağzını kapata kapata 'Her hafta piyango oynuyorum, bana vursa da dişlerimi yaptırsam, çok kötü hissediyorum kendimi..' demişti. O finansal zorluğun içinde kardeşim Naz'a temiz ve yeni çarşaflar almış, birlikte bu çarşafları sermişlerdi. Çarşaf serme konusundaki kolay yöntemleri henüz 2 sene önce öğrenmiş olan Encıla Naz'ın zaten bundan haberdar olması karşısında adeta şoka girmişti.
Kendisini son gördüğümde, 'Piyango bana çıkarsa siz de göreceğim adamların listesindesiniz kızlar, size piyango çıkarsa siz de beni görün e mi?' dedi ve o an kadına sarılasım geldi. Türkiye'deki villaları görüp çok beğenmiş, piyango vurursa Türkiye'den villa alacakmış Angela. Bir kere daha önyargıma lanet ettim. Ne var kadın dişsizse, ne var İrlandalı ise? hmm.
Zaten şu ülkede tanıma şansına eriştiğim 'iyi insanlar' o kadar iyiydi ki her seferinde kendimden utandım. En masum arkadaş sohbetlerinde bile şaka yollu gavur diye andığımız bu insanların yüzde sekseni kendinden başka kimseyi umursamıyor olabilir ama öyleleri var ki iyiliğin dili, ırkı olmadığının ayaklı kanıtları.
Kaplan'ın doğumundan 2 gün sonra evime gelen Kathy de bunlardan biri. O olmasaydı şu an çocuğumu emziremezdim. Sağolsun varolsun bütün iyi insanlar, mutlu yaşasınlar ve Allah onları hep korusun ki iyiliklerini sürdürebilsinler.